FacebookTwitterGoogle+Share

Antik Batının Rüya Farkındalığı Tarihine Bir Bakış.. Şuurlu insanın ilk zamanlarından beri insanoğlu,gördüğü rüyaların taşıyabileceğini düşündüğü anlamlar için endişe ve korku duymuştur. İlkel kabile toplumlarında rüya yorumlama işini, atadan evlada geçen bir sistemle büyücü ya da şamanlar üstlenmişti.

Rüyalar o kadar önemsenirdi ki, bazen kötü rüya gören kişi, rüyanın yorumundan sonra kötü olayların gerçekleşmesini önlemek için öldürülürlerdi bile. Rüyalara inanış o kadar güçlüdür bu toplumlarda… En önemli rüyalar kral ve kabile reislerinin gördükleridir. Öyle ki; bazen bu rüyalar yüzünden savaş çıktığı bile olurdu. O zamanlarda rüyalar yorumlanırken, mitolojik bazda değerlendirilirdi.
Helenistik çağda (İ.Ö. 300-30) rüya ve rüyetler, adeta ilgi merkeziydi. Bu nedenle o dönem, rüya konusunda pek çok çalışmanın yapılmaya başlandığı, rüya ile ilgili pek çok yazarın eser verdiği bir dönem olarak dikkat çekmektedir.
Rüyalar iki ana gruba ayrılarak yorumlanırdı. Birincisi konuyu tamamıyla fizyolojik olarak ele alır ve kişinin fiziksel durumuyla ilgili olarak değerlendirir, yorumlar. İkincisi ise geleceği, yorumladığı rüyalara göre şekillendirme hevesiyle yorumlar… Bu ikinci yorum akımı, dönemin yaşayan insanları üzerinde büyük bir kültürel etki oluşturdu. Öyle ki; her sosyal sınıftan insanlar, rüyalarını gelecekleri ile ilgili olduğunu düşünerek yorumlamaya başladılar.

İlk rüya yorumları, dini ve insan hayatının önemli bir bölümünü dolduran mitolojik tabanlıydılar. Rüya bilimi, öyle popüler oldu ki, çok daha eski ve köklü olan kahin ve benzeri insanların bazı hayvanları ve iç organlarını kullanarak gelecekle ilgili kehanetleri ve gelecek görüleriyle aynı değere sahip hale geldi. Rüya ile ilgili ilk yazılı ve kayda değer referasları Homeros’ta görüyoruz. “Odise” ve “İlyada” adlı destansı eserlerinde pek çok bölümün, gördüğü rüyalardan esinlenerek oluştuğunu söyler. Homeros, rüyaların gelecekle ilgili kesin ve güçlü anlamlar taşıdığına inanırdı.

İ.Ö. 5. yüzyılda, rüya yorum ve analizlerinde sembollerin önemi fark edildi. Bu yüzyıl ve takip eden zamanlar boyunca yetişmiş rüya analistleri , yorumları kolaylaştırmak için sembollere dayalı bir dizi şifre sistemi oluşturdular. Bu şifrelerin büyük bir bölümü daha sonraları ortadan kaybolmuş olsa bile, çağlar boyunca rüya ile ilgili eser veren araştırmacılar tarafından kullanıldılar.

Daha sonra karşımıza İ.Ö. 4. yüzyılda geniş rüya çalışmalarıyla Aristandro de Telemeso çıkar. İ.Ö. 3. yüzyılda ise rüya yorumları konusunda bir “duraklama devrine” girilir batı dünyasında. Hemen hemen yüz yıl süren bu duraklama devrine ait rüya ile ilgili, bazı tarihçilerin yüzeysel olarak rüyadan bahseden referansları dışında hiçbir eser günümüze ulaşmamıştır.
Bütün bu rüya ile ilgili geçmiş zaman bilgileri, Alcifron’un İ.Ö. 2. yüzyılda, kendinden çok daha eski zamanlarda, Artemidoro de Daldis tarafından titizlikle ve derinlemesine incelenmiş olan, rüya yorum sembol ve şifrelerini anlattığı, tabletler üzerine yazılmış eserini incelemesiyle elde edilmiştir.
Rüya yorumları konusunda ilk ciddi denemeyi, Antifonte yazmıştır. Antifonte pek çok klasik dönem rüya araştırmacısından insanlığı haberdar ve bilgi sahibi etmiştir. Fakat bu eser günümüzde kayıptır.

İ.Ö. 1. yüzyılda Apolonia de Talalia ve Apolodoro de Telmeso, çalışmalarıyla rüya ilmini yeniden gün yüzüne çıkarmışlardır. Her iki yazardan da günümüze eserlerinden bazı parçalar kalabilmiştir. Rüya konusunda en fazla çalışma antik dönemde Yunanistan’da yapılmıştır. Yine aynı dönemde Orta Doğu ve Orta Asya’da da, rüya konusunda çok ciddi ve değerli araştırmalar yapılmış ve günümüze kadar ulaşan yazılı eserler bırakılmıştır. Hiçbir rüya yorumcusu ve araştırmacısının inanamadığı, koymaya cesaret edemediği bazı sembollerin ve yorum kurallarının sahibi Serapis’in eseri de yine bu döneme tarihlenmektedir. Günümüzde bile hala Serapis’in yorumla ilgili eseri, araştırmacı ve yazarlara ilham kaynağı olmaktadır.

Tam da burada “Hekimlerin Atası” Hipokrat tarafından yönlendirilen kuramsal bir akımdan söz etmemiz yerinde olur. Hipokrat’ın temel eseri, “Hipokrat’ın Bedeninin Diyeti Üzerine” dir. Hipokrat bu eserinde, bazı bedensel rahatsızlıkların rüyalar aracılığı ile tahmin edilebileceğini öne sürmüştür. Bu da bir çeşit “koruyucu tıb” ın bir anlamda, gelişmesine yol açmıştır.

Platon, rüyanın psikolojik bir olgu olduğunu ve rüya gören kişinin rüya süresince tanrısal bilgilere ulaştığından bahseder. Ve bununla rüyaların tanrılarla insanlar arasında dialog kurmaya yaradığı teorisini destekler. “Dialoglar” adlı eserinde, rüyaların gelecekten haber verdiğini vurgular.

Aristo hayatının erken dönemlerinde rüyaların tanrısallığını savunurken, ilerleyen yaşlarında bu fikrini değiştirir. “Rüyalar Hakkında” ve “Rüyalarla Gelen Kehanetler Hakkında” adlı eserlerinde, rüyaların tanrısal kökenli değil, fiziksel kökenli olaylar olduğunu savunur. Bu sebeple de rüyaların gençliğinde savunduğu gibi tanrısal olmadığını ve gelecekten haber veren bir karakter taşımadığını ispatlamaya çalışır. Çağdaşları arasında pek yankı bulmasa da, Aristo tarih boyunca, günümüze kadar sayısız araştırmacı için önemli bir kaynak olmuştur.

Yazımızın birinci bölümünü Aristo ile noktalayıp, ikinci bölüme “Stoa” felsefesinin rüya ile ilgili görüşleriyle devam edeceğiz.

Nuran Nora Aydınlar

Neoglance Rüya Koçu

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/03/uyku.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/03/uyku-150x150.jpgneoadminRüya Bilimineoder,rüya,rüya farkındalığı tarihi
Antik Batının Rüya Farkındalığı Tarihine Bir Bakış.. Şuurlu insanın ilk zamanlarından beri insanoğlu,gördüğü rüyaların taşıyabileceğini düşündüğü anlamlar için endişe ve korku duymuştur. İlkel kabile toplumlarında rüya yorumlama işini, atadan evlada geçen bir sistemle büyücü ya da şamanlar üstlenmişti. Rüyalar o kadar önemsenirdi ki, bazen kötü rüya gören kişi, rüyanın yorumundan...