FacebookTwitterGoogle+Share

Ferhan Şensoy’un kitabında okudum.

Ünlü bir yazardan mı alıntı, kendimi yazdı bilemiyorum ama, Haldun Taner’den duydum,
“Birinci perdeyi herkes yazar,
ikinci perdeyi ‘yazar’ yazar
.”

Bu sözlere takıldım.

Bir sayfa yazı yazabildik. Yazı yazmak üzerine, yazmanın daha doğrusu,  yazamamanın incelikleri üzerine, kendimce…

Eee! Şimdi ikinci perdeyi yazabilecek miyim? O kadar ‘yazar’ olabilmiş miyim?

Neoder sorumlusu, sahibesi, yaratıcısı (bu kadar yağlama (utangaç yüz ifadesi, hafif pembeleşmiş bir yüz/ bakınız geçen haftaki yazı) yeter sanırım, bundan sonra yazacaklarımdaki saçmalıkların affı için) Nesrin Dabağlar, ‘Hoş geldin’lemiş’, facebook sayfası üzerinden sağ olsun. Sorumluluk daha da arttı. Artık, yazmak da yetmeyecek iyi yazmak zorundayım.

Tamam da, o kadar yazar mıyım?

Yazmak dert değil de, okutmak önemli. Hadi geçen seferkinde ‘Boş Verin Okumayın’ başlığı ile hafif bir çekim yarattık içeriğinde doyurmasak bile. Bu yazıya ne başlık bulacağız, içeriği ile doyurmayı başaracak kadar yazamasak bile.

Havalar çok soğuk. İçimizi ısıtacak bir şeyler bulmak, yazmak gerek de, nereden bulmalı?

Gazetelerde HIV virüsü taşıyan bir bebeğin yüzde yüz tedavi edildiğine dair bir haber gördüm. Doğrudan aklıma taaa o zamanlardan düşündüğüm bir şey geldi. Bir ara, dünyayı hoplatan AIDS (Acquired Immune Deficiency Syndrome /Edinilmiş Bağışıklık Eksikliği Sendromu) ortaya çıktığında,  herkes bir tedirgin oldu. Ancak, ‘Atın ölümü arpadan olsun’ şeklindeki Türksel (reklam değil) tepki, olayın ciddiyetini (!) anlattı, bilmeyenlere. Dünyada hastalıkların çözücüsü ABD bununla ilgili filmler yapmıştı, sempati ve duyarlılığı arttırmak için. Sonra nasıl oldu, ne zaman oldu, bilinmez, unutuldu, film karelerinde kalan hastalık. Çağımızın vebası bitti, gitti.

O zaman aklıma gelen neydi?  Yok canım, hemen aklınıza kötü şeyler getirip, kafanızı sağa sola, işaret parmağınızı da bana doğru ‘seni gidi seni’ tavırlarıyla (bakınız yine geçen haftaki yazı) sallamayın. Kendimce, Şeytanın avukatlığını yapmıştım sadece.

Demiştim ki, ‘Bu hastalık tutmaz’…

Komik değil mi? Hastalık tutmaz…

Nereden mi çıkartmıştım bu sonucu?

Sormuştum kendime, hastalık ne demek? Nereden gelir, nasıl gider, ya da nasıl götürür?

Bir kere HIV virüsünün yayılma biçimi, insanların mahremi idi. Cinsellik önemli bir tabu halindeyken, bu yolla yayılan bir hastalığı itiraf etmek kolay mı? Bu tarafı tutmadı işin. Kader mahkumu olamıyordun, bir de ‘ahlaksızlığını’ itiraf etmek zorundaydın.

Sonra ikincisi, ‘yakalandınız/ öldünüz’ kadar keskin bir başlangıç, bitiş durumuydu. O zaman tedavi için araştırmalar yapılıyordu, ancak, umut çok düşüktü. İnsanlar, bunun üzerine son günlerini tedavi yerine, daha da yaygınlaşma çabasıyla geçirdi.

İnsanlar bilinçlenince(!), yaygınlık azaldı, tartışma bitti. Ve HIV nedeniyle oluşan AIDS, yani çağın vebası, birden ortadan kalktı. Unutuldu gitti. Ne zamana kadar, bugün tedavisi bulundu açıklamasına kadar.

Bu düşüncem, tıp dünyası hakkındaki bilirkişiliğimden kaynaklı bir düşünce ya da yüzde yüz tartışılmaz bir gerçeklik değil. Benim ki yalnızca bir saptama. Kabul edilir ya da edilmez.

Sistem şöyle işliyor. İnsanlar hasta oluyor. İlaç alıyorlar. İyileşip yaşamlarını sürdürüyorlar. Ve bu durumda en çok ilaç sanayi kazanıyor. Ürettikleri silahları satmak için ‘savaş’ arayan tüccarlar gibi, ‘kapitalist’ ilaç sanayinin de beslenmek için, “kadere yüklenebilir, içinde ‘az’ yaşama umudu taşıyan hastalıklara” ihtiyacı var.

Buna uygun elde, kanser vardı, ancak süreç uzamıştı, tedavi bulunmalıydı artık, yerine AIDS pazarlandı. Sonuç istenen düzeyde olmayınca, HIV tedavi ediliverdi.

Kanser… Olmayan neredeyse yok. Ölmeyen de. Ölüme kadar olan süreç, bana göre kapitalizmin en vahşileri ilaç tüccarlarını, beslemeyle geçiyor.

Hep aklımdaki soru, sizce kanserin tedavisi yok mu?

Sağlıcakla kalın.

Tayfun Özsoy

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/03/aids.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/03/aids-150x150.jpgneoadminAktüelaids,hastalık,ilaç sektörü,tayfun özsoy
Ferhan Şensoy’un kitabında okudum. “Ünlü bir yazardan mı alıntı, kendimi yazdı bilemiyorum ama, Haldun Taner’den duydum, “Birinci perdeyi herkes yazar, ikinci perdeyi ‘yazar’ yazar.” Bu sözlere takıldım. Bir sayfa yazı yazabildik. Yazı yazmak üzerine, yazmanın daha doğrusu,  yazamamanın incelikleri üzerine, kendimce… Eee! Şimdi ikinci perdeyi yazabilecek miyim? O kadar ‘yazar’ olabilmiş miyim? Neoder sorumlusu, sahibesi, yaratıcısı...