FacebookTwitterGoogle+Share

Bir anlaşma ile yeryüzüne ineriz. Bir Araf’tır bir bakıma yeryüzü… Ve bizim yolumuz cennetedir…

Cennet bir mekân mıdır? Sanmam… Cennet bir OL halidir bana göre… Cennet OL’an da insanın ta kendisidir. Cennet olmak üzere varılan yer de insanın kendisindeki hakikattir. Cennet, tam farkındalıktır. Tüm imanıyla, ışığın tüm gücüyle ve tüm niyetiyle kendi kendini bilen ve aydınlatan insan Araf’tan çıkabilir.

Anlaşma yaparak yeryüzüne inen insan neyin anlaşmasını yaptığını unutur. Çünkü zihni onu sürekli oyalayacak vehimler üretir. Bu vehimler aslında İblisin Tanrıya ettiği yeminin sonucudur.

İblis, ”Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” diyen Allah’a, “Yeryüzünde bozgunculuk yapacak, kan dökecek insanı mı yaratacaksın” diye sorar. Allah, “ Şüphesiz ben senin bilmediğini de bilirim” der. İnsanı yaratır ve ona isimleri öğretir. Yani düşünmeyi ve ifade etme yeteneğini verir. İblis ise, “ Ben kıyamete kadar insanın aklına vesvese vereceğim” diyerek, ilk vesvese ile cennetten kovulmayı sağlar. Cennetten kovulmaya neden olan şey kuşkudur.

Ve cennete geri döndürecek olan da kuşkudur. Bu dünyanın ve kendi zihninin bir gerçek olduğundan kuşku duyarak hakikate uyanmayı başarır insan.

Kuşku duymak, beşinci anlaşmadır cennetin yolunda…

Beşinciye varana kadar diğer anlaşmalar neler mi?

1-Kullandığınız sözcükleri özenle seçin.

2-Hiçbir şeyi kişisel algılamayın.

3-Varsayımda bulunmayın.

4-Daima yapabildiğinizin en iyisini yapın.

Bu listeyi ben yapmadım, Don Miguel Ruiz yapmış.  O bir şaman ve kitapları Best Seller…

Dört Anlaşma, Ustaca Sevmek, Bilginin Sesi ve Beşinci Anlaşma adlı kitapları tüm dünyada rekorlar kırıyor.

Dört anlaşmayı uygulayarak yaşayan ve beşinci anlaşmayı uygulayarak kendini sorgulayan insanın kendi cennetinin krallığını yaratacağını söylüyor. Beşinci anlaşma, Kuşkucu ol ama dinlemeyi de bil…

Bu kadar basit midir diyenlere, bu anlaşmaları derinine düşünmeyi ve kolaysa uygulamayı denemelerini öneriyorum. Bu kadar basit yazılan bu beş anlaşmayı yaşamda uygulamak hiç kolay değil çünkü…

1- Kullandığınız Sözcükleri Özenle Seçin

Bilim artık diyor ki, kaderimizi kelimelerimiz ile yaratırız. Düşüncenin frekansları ile kuvvetlendirdiğimiz olasılıklar, yeterli güce eriştiğinde gerçek olurlar.

Semboller yaratarak sesli ve sessiz konuşan insan, o kelimelerin içerdiği bilgi ile hayatı “zan” eder. Kelimenin taşıdığı enerji, zihnimizdeki nöronların arasındaki yolların enerjisidir. Bizim gerçek sandığımız her şey beynimizdeki illüzyonlardan ibaret. Bildiğimiz tüm formlar ve tüm evren enerjiden ve titreşimden oluşur. Kısacası hayat, zandan başka bir şey değil. Bu zanların hangi yoldan gideceği ise tamamen bize ait seçimlerdir. Çünkü düşünce özneldir. Bir kişinin elma hakkındaki düşünceleri ile bir diğerininki asla aynı değildir. Kimse kimsenin zihninin içindeki elmayı göremez. Çünkü aynı elmanın kişilere verdiği mesajlar farklıdır.

Herkesin kafasının içinde konuşan ve dinleyen iki ayrı kişi vardır. Konuşan siz iseniz dinleyen kim? Konuşan, size siz olduğunuzu zannettiren şey bilgiden ibarettir. Dinleyen ise insan olan sizsiniz. Peki, yeni doğduğunuzda siz insan değil miydiniz? Yine acıkıyor, yine gülüyor, ağlıyordunuz. Henüz hikâyeleriniz zihninize dolmamıştı. O hikâyeleri hangi sembollerle kayıtladınız? Size çirkin ya da güzel olduğunuzu kim söyledi? Güzel olmadığınız gerçek mi? Ya da güzel olduğunuz?

Bunun gibi bir sürü kararın hükümlerini kim verdi, siz mi? Size nasıl olmanız gerektiği konusunda fikirleri kim verdi? Size çirkin diyen tüm diğerlerine karşın siz kendinizi çirkin mi güzel mi hissediyorsunuz? Hangisi yalan, hangisi gerçek? Güzel olduğunuz mu, çirkin olduğunuz mu? İyi, kötü, çirkin, güzel, güçlü, zayıf, deli, akıllı, zayıf şişman… Neye göre, hangi hükümlerle? Bir zihindeki kırmızı ile diğer zihindeki kırmızının birebir aynı olduğunu bize kim ispat edebilir? Hiç kimse…

Tüm zihinler özgün, öznel ve eşsizdir. Yaşamınız tamamen öğrendiğimiz inançlar yönetimindedir. Neye inanıyorsanız, hikâyenizi o yaratır. İnandığınız şeyler, yaşadığınız duyguları yaratır. İnandığınız ve olduğunuz her şey hikâyelerinizdir. Nasıl bir hikâye yaratmak istiyorsanız sizin gerçek sandığınız odur. Yalan da olabilir doğru da… Yalan ya da doğru olması fark etmez her birimiz eşsiz ve tekiz. Bu eşsizlik bizim bir sanat icra etmemizin sonucudur. Ve kelimeler bizim hayat tuvalimizin fırçalarıdır. Renkleri ve tonları seçip tuvali boyayan bizleriz.

Sözcükler bizim yaratma gücümüzdür. Yarattığımız sanal gerçeğin sembolleridir sözcükler. Kelam olmadan hiçbir şey olmaz, çünkü yarattığımız her şey için onu kullanırız. Niyetimiz ile kurduğumuz cümleler, bizim cennetimiz ya da cehennemimizdir. Sözcükler kullanarak yıkmak ya da yaratmak arasındaki fark niyetimizin farkıdır.

Allah size mesaj ulaştırmak için sözü yarattı ise o mesajı taşıyan siz bir elçi ve meleksiniz. Can alan, ya da can veren olmak sizin seçiminiz ve halifeliğinizin sırrı da bu seçimdedir. Farkındalık sahibiyseniz cehennemi seçmenize imkân yoktur ve cenneti seçersiniz. Cenneti seçmenin yolu ise sözünüzün özenli olmasından geçer…

Kullandığımız sözcüklerde kusursuz olmak birinci anlaşmadır…


2- Hiçbir Şeyi Kişisel Algılamayın

Size söylenen kötü bir söze kızmak; o söze katılmanızın sonucudur. Bu tuzağa düşmenizin sebebi de “kişisel önemlilik”tir.

Söylenen kötü söz ve fikirler, söyleyenin kendi zihninde yaptığı anlaşmaların eseridir. Bir kişinin size gönderdiği bu zehri kabul ederseniz, kolay bir av haline gelirsiniz. Cehennemin ortasında bile kalsanız, bağışıklık sahibi olmanın sırrı kişisel algılamamaktır… Kimsenin duygusal çöplüğünden beslenmeyin… Kendi rüyanızın cennetinde kalın…

Kötü sözü kişisel algıladığınızda rahatsız olur ve şiddetle savunma ihtiyacı duyarsanız, haklı olma ihtiyacınız vardır. Haklı çıkma ihtiyacı sizin kendi anlaşmalarınızı kabul ettirme çabanızdır. Oysa özgürlüğün gerçekliği özgünlüktür ve hiç bir zihnin fikir haritası birbirinin kopyası olmamalıdır. Gerçek katılım, aşırı savunmaya ihtiyaç duymadan olagelendir.

Bir insan size çok iyisin ya da çok kötüsün diyebilir değişik anlarda. Her ikisini de söyleyen aynı kişi olmasına rağmen sizin hangisini kabul edeceğinizi belirleyen şey nedir? Bunu belirleyen şey sizin o anki kişisel algılamanızdır. Siz ne olduğunuzu biliyorsanız, kimsenin iyi ya da kötü yargısını önemsemez, kendi üzerinize almazsınız. Hala kabul görme ihtiyacında iseniz, kötüsün yargısına savunma yaparsınız, iyisin yargısıyla mutlu hissedersiniz. Her ikisi de kişisel algılamaktır. Herkes kendi bakış açısını kendi dünyasından yansıtır. Kötü söze inciniyorsanız yaranıza dokunuyordur. Yaralarınızı ancak siz iyileştirebilirsiniz, karşınızdaki değil…

Birisi size kızıyorsa, asıl kızdığı kendisidir. Kızgınlık, korkuların eseridir. Korkunuz yoksa başkalarına kızmanız da mümkün değildir. Korkunuz yoksa nefret de edemezsiniz. Korkunuz yoksa kıskanç ya da üzgün de olmazsınız. Korkusuz ve sevgiyle yaşadığınızda negatif bu duygulara yer yoktur hayatınızda. Etrafınızdaki her şey iyidir, yaşamla yaptığınız anlaşmadan mutlusunuzdur. Etrafınızdaki her şeyi seviyorsanız, kendinizi seviyorsunuz demektir. Kendinizi sevdiğiniz yer cennetinizdir. Her şeyin harika ve güzel olduğu boyutta algıladığınız her şey ile her an sevişirsiniz.

Her yerde yalan söyleyen insanlar vardır. Farkına varmalısınız ki, siz de kendinize yalan söylersiniz. Bu yüzden insanların size her zaman doğruyu söylemelerini beklemeyin, çünkü onlar tıpkı sizin gibi kendilerine de yalan söylüyorlar zaten… Birisinin söylediği şey ile yaptığı şey arasında fark varsa ve siz söylenene kulak vermeyi seçerseniz kendinize yalan söylemeyi seçmişsiniz demektir.

İnsanlar kendilerinin mükemmel olmadığının sizin tarafınızdan keşfedilmesini istemedikleri için size yalan söylerler. Mükemmellik avcısı olmaktan vazgeçin, yalan uzaklaşacaktır…

Hiçbir şeyi kişisel algılamamak ikinci anlaşmadır…

 

3-Varsayımda Bulunmayın

Her şey ile ilgili her an varsayımda bulunuruz. Başkalarının ne düşündüğü, ne yaptığı hakkında sürekli zihnimizi meşgul ederiz. Bu varsayımlara göre de kendimize gardlar alır, tavırlar koyarız. Öyle bir savunma mekanizmasının esiriyiz ki, bu varsayımları dikkate almakta asıl amacımız kendimizi korumaktır aslında. Varsayımda bulunduğumuz her kişisel algılama sonrası duygusal zehirler yaratırız. Özellikle gerçekleri duymaktan korktuğumuzda, açıklıktan kaçar, yüzleşmeden uzak durur ve varsayımlarımıza inanmayı seçeriz. İnanç haline getirdiğimiz varsayımlarımızla başkalarını haksız ve yanlış kılmaya çalışırız. Sadece görmek istediğimizi görmek, duymak istediğimizi duymak isteriz. Zamanla kendi zihnimizde kocaman bir Mitote oluştururuz.

Bir ortamda karşılaştığımız bir kişinin bize gülümsemesi bizi onunla ilgili kendi istediğimiz bir rüya yaratmaya götürebilir. Zihnimizin içinde aynı saniyede onunla evlenip, bir hayat sürdüğümüzü bile yaratabiliriz. Zihnimiz bu kadar hızlı çalışabilir. Oysa o kişinin bu durumdan o an için haberi bile olmaz ve rüyamız sadece bizim rüyamızdır. Bu pozitif görünen bir örnek bile olsa tüm diğer varsayımları yaratma gücümüz için iyi bir örnektir. .

Beklentimiz olan insanların bize değer vermesini ister, her an bizimle ilgili hoş davranışta bulunmasını bekleriz. Beklediğimiz her ne ise yerine gelmediğinde ise sevilmediğimiz, değerli olmadığımız gibi varsayımlar içimizi doldurur. Özellikle ilişkilerde her şey iyi gidiyor diye düşünürken, birden bire gerçekle karşılaşırız. Biz görmek istediğimiz gibi gördüğümüzden sevgilimiz hakkında sadece iyi olanları seçeriz. Kendimize yalanlar söyleyip, kendi kafamızda bir “O” yaratmış isek, bir gün görmek istemediğimiz şeyleri görmeye başladığımızda karşımızdakini suçlamaya başlarız. Yanılgımız; sevgimizin o insanı değiştirebileceğimizi düşünmek olmuştur aslında. Sevgi kişileri değiştirmez, kişiler değişmek istedikleri için değişirler. Gerçek sevgi insanları değiştirmeye çalışmadan olduğu gibi kabul edebilmektir. Bir kişinin değişebileceği varsayımında bulunarak onunla olmak yapacağımız en büyük hatalardan biridir. Hayatınızdaki herkesle varsayımlara dayanmayan ilişikler kurmak, çelişkili, mutsuz ve yıpranmış olmaktan sizi korur.

Varsayımda bulunmamanın yolu soru sormaktan geçer. Gerçek ve sahici sorular… Karşılaştığımız her bir durumda, kendi zihnimize yönelip varsayımda bulunmak yerine mevcut duruma ve kişilere soru sorup cevabını algılamaya çalışmak daha doğrudur. Karşımızdakine soru sorarken kendimize karşı da bu sorumluluğumuz olmalı. Kendimizin ne istediğini bilmek ve onu açıklıkla her an ifade edebilmek, evet ya da hayır deme hakkını sürekli koruyabilmek bir tılsım gibidir. Yaşanmış anlardan geriye negatif bir duygu kaydı bırakmaz.

Üçüncü anlaşmayı uygulamak kolay değildir. Bilirsiniz ama yapamazsınız. Pratik yapmak, bilginin tohumunu yeşertir. Bu anlaşmanın sizin doğanız olması için sürekli uygulama isteğinde olmalısınız. Sözünüzü dilinizden sonra zihninizde de özenle kullanmak sizi beyaz büyücüye dönüştürür. Beyaz büyücü; sözü yaratmak, vermek, paylaşmak ve sevmek için kullanır.

Varsayımda bulunmamak üçüncü anlaşmadır…

 

4- Daima Yapabildiğinin En İyisini Yap

Bu anlaşma ilk üç anlaşmanın kalıcı olmasını sağlayan aksiyondur. Üç anlaşmayı uygulamaya çalışırken uyguladığınız eylemler daima o an için yapabildiğinizin en iyisi olmalı. Unutmayın ki, en iyisi kavramı sadece o an içindir. Çünkü her şey her an değişir. Siz de değişimi izleyebilmelisiniz. Bu yüzden inançlarınız ya da fikirleriniz de sabit kalmamalıdır. Her an kendinize, karşınızdakine ve evrene soru sormak sabit kalmanızı engeller. Öldüğümüz an soru sormaktan vazgeçtiğimiz andır aslında…

En iyimizi yaptığımız her eylem; bizim sağlıklı ya da hasta, ayık ya da sarhoş, mutlu ya da mutsuz olmamıza göre değişecektir. En iyimiz zaman içinde değişime uğrayarak gittikçe daha iyi hale gelecektir. En iyinizi yaptığınızı düşündüğünüz her an kendinizi yargılamaktan kurtulursunuz. Suçluluk duygunuz ve kendiniz cezalandırma ihtiyacınız da kalmaz. İnsanların büyük çoğunluğu farkında olmadan kendilerini cezalandırarak yaşarlar. Bunun nedeni, her an yapabildiklerinin en iyisini yapmamış olmalarıdır.

En iyinizden daha fazla yapmaya çalışmak, gerekenden fazla enerji harcatarak, daha sonraki eylemlerinizde güçsüzlüğe neden olabilir. Yaşamın bir maraton olduğunu unutmamak gerekir.

Yapabildiğinizin en iyisini yaptığınızda, bir sonraki eyleminize coşku duyarak başlarsınız. Coşku duyarak yaptığınız her eylemde mutlu olursunuz ve zevk aldığınız için yaparsınız. Bir ödül beklemezsiniz. Birçok insan yaptığını ödül bekleyerek yapar. Ödül gelmediğinde omuzları çöker ve sonraki eylemi için gücü kalmaz. Hafta içinde hafta sonunun geleceğini bekleyerek çalışanlar işlerinden zevk almıyorlardır. Zevk almadan çalışanlar, yapabildiklerinin en iyisini yapamazlar. Zorunda olduklarını yapmak ve ödül olarak para ve tatil kazanmak, bir süre sonra o insanın doyumsuz, mutsuz bir hale gelmesinin sebebidir. Kendinden kaçmaya başlar o insanlar, çünkü kendilerini sevmezler.

Ödül beklentisi olmadan yapmak, haz alarak yaptığımız eylemlerdir. Ödül yine gelir ama ödüle bağımlı olmayız. Üstelik ödül beklentisi olmadan yapmak, zevkle coşkuyla yapıldığından fazlasıyla ödül getirir.

Yapabildiğinizin en iyisini yaptığınızda içinizdeki yargıca sizi suçlu bulması için imkân tanımazsınız. Keşkesi olmayan bir geçmiş, pişmanlığı olmayan bir geçmiştir. Böyle bir geçmiş, yaşadığınız an ve geleceğiniz için özgür olmanız demektir.

Kendiniz olmaya hakkınız var. Ancak; yapabildiğinizin en iyisini yaptığınızda kendiniz olursunuz. Kendiniz olduğunuzda başkalarının sizi onaylamasına ihtiyacınız kalmaz. Kendi değerinizi, kendinizi ve başkalarını severek ifade edersiniz. Yaşamınızdaki canlılık, üretkenlik, sevecenlik, tanrının size “ Heey seni seviyorum” demesidir. Tanrı hayattır. Sizin de “ Seni seviyorum Tanrım” demenizin yolu, yaşamınızı en iyinizi yaparak yaşamanızdır.

İlk üç anlaşma sadece yapabildiğinizin en iyisini yaptığınızda işlevsel hale gelir.

Her an yapabildiğinin en iyisini yapmak dördüncü anlaşmadır…

 

Dört anlaşmayı yaşamınıza geçirdiğinizde, cehennemde yaşamanız olanaksızdır…

Dört anlaşma, dönüşüm ustalığının anahtarıdır. Cehennemi cenneti çevirme ustalığının…

Bu anlaşmaları uygulamak isteyenlere birkaç cümlelik zihin haritası modeli ile bitirelim sözlerimizi…

 

Dönüşümün hazzını seçiyorum.

Zaman zaman düşebilirim. Ama güçlü ve zekiysem tekrar ayağa kalkabilirim. Kendime acımakla zaman kaybetmek yerine, kendimi dönüştürebilme anlaşmalarımı tekrar uygulamaya başlıyorum. Düştüğüm için kendimi yargılamıyorum. İçimdeki yargıcın beni kurbana çevirme tatmini yaşamasına izin vermiyorum. Anlaşmalarımı hatırladığım her an yeniden uygulamaya başlıyorum. Kelimelerimi dilimde ve zihnimde özenle kullanıyorum. Her birini tek tek kutsuyorum. Ne kendim için, ne diğerleri için varsayımda bulunmuyorum. Duyduğum kelimelerin sadece kullananın rüyasına ait olduğunun farkına varıyorum, kişisel algılamıyorum. Yaşadığım her anda o  an için yapabildiğimin en iyisini yapıyorum, bu yüzden kendimi cezalandırmıyorum. Kendimi ve yaşamı seviyorum. Bu sevgi nedeniyle her şeyi coşku ile yapıyorum. Bu yüzden her doğru ya da yanlış anlayış ve inancımda bile Tanrıyı onurlandırıyorum. Tanrı beni ödüllendiriyor. Ve cehennemimi cennetime dönüştürüyorum…

Nesrin Dabağlar

 

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/03/cennet.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/03/cennet-150x150.jpgneoadminAdrenalin KöşesiGelişim-Yaşamanlaşma,cennet,dört anlaşma,toltek
Bir anlaşma ile yeryüzüne ineriz. Bir Araf'tır bir bakıma yeryüzü… Ve bizim yolumuz cennetedir… Cennet bir mekân mıdır? Sanmam… Cennet bir OL halidir bana göre… Cennet OL’an da insanın ta kendisidir. Cennet olmak üzere varılan yer de insanın kendisindeki hakikattir. Cennet, tam farkındalıktır. Tüm imanıyla, ışığın tüm gücüyle ve tüm...