FacebookTwitterGoogle+Share

Azzzz sonra!

(Dip Not: Ya bu söze gıcık oluyorum da neden kendim yapıyorum, bilemedim. Sanıyorum, dağın fareyi doğurmaya hazırlandığı sırada böyle bir geçiş cümlesine gerek var. (Smileee!) Haa! Bir de bu nasıl dip not? O dediğin sayfanın sonunda ve iki satır olur. Bu tepede ve neredeyse yazının tamamı kadar… Ve bilmelisiniz ki, bu kez yazacağım konu çok önemli. Lütfen ciddiye alın, olur mu?)

Yeter! Oyun oynamaktan sıkıldım ve sizi bekletmekten. Doğrudan konuya giriyorum.

Bilmem farkında mısınız? Hepimiz birer ‘olabilir’ engelli ve arada kesinti olmazsa, ‘mutlak’ yaşlanacak kişileriz.

Şimdi siz bunu düşünedurun, ben kısa bir gezinti yapıp döneyim.

Spor yazarlığı yaptığımı söylemiştim hani. Bu işi yaparken de, mesleğin ortalama yazgısından bağımsız değildim, takdir edersiniz. Çok başarılı ya da çok iyi olmanız bir şeyleri değiştirmez. Bazen gözünüzün üstünüzdeki kaşınız, bazen patronaja bir bakışınız, bazen bir yazıyla zülfiyare dokunuşunuz sizi alıştığınız ortamdan ediverir. İşsiz kalırsınız kısaca. Birkaç gazete, birkaç televizyon gezmek işin raconundandır anlayacağınız.

Ben de bu ortamdan nasibimi alarak, gezintimi yaptım. Bir ara yolum, gazete ve televizyon dışında bir işle kesişti.

Türkiye Bedensel Engelliler Spor Federasyonu’nda basın danışmanlığını üstlendim. Amaç, federasyon faaliyetlerinin medyada yer almasını sağlamak. Çok uzun sürmedi. Ancak, bence çok anlamlı ve çok doyurucuydu.

Hepimizin, (kendini sağlam zannedenlerin) görmezden gelerek kendisini kurtaracağını sandığı ‘engelli’ dostlarla iç içe oldum. Onlardan yaşama bakışı öğrendim. Ve bir şey daha öğrendim ki, bu bir yaşam dersi niteliğindeydi.  ‘Engel’ diye bir şey yok. Evet, uzaktan bakınca, bazı eksikler görüyoruz. Bazı sapmalar. Ancak, bunların hepsi küçük birer yanılsamadan ibaret…

Onlar. Üzgünüm böyle yazdığım için, ancak, belli bir ayrımı ortaya koyabilmek adına, böyle söylemek zorunda kaldım. Onların bir tek isteği var. Diojen demiş ya Büyük İskender’e, ‘Gölge etme başka ihsan istemem’ diye. Tam da, bu! Sağlamlar(!) siz rahat durun, engelli olduğunu düşündüklerimiz her şeyi çözerler.

Federasyonda dergi çıkartmayı düşündük bir ara. Derginin içeriği belli, bizden haberler olacaktı da, adı ne olsundu? Herkes kendi fikrini söyledi. Benim ilk aklıma gelen ‘kaldırım’ idi. Hatta logosunu da, kaldırıma çıkmaya çalışan tekerlekli sandalyedeki bir engelli olarak çizelim istemiştim.

Hiçbirimizin bunun farkında olduğunu sanmıyorum. Kaldırımlar var ya engelliler (ki dediğim gibi, hepimiz için her an olabilir bir durum) ve yaşlılar için birer yüksek atlama bariyeri. Ve bazı belediyecilerin rant kapısı (siyaseti de atlayamadım, pardon!).

Kaldırımlar, araç yolu ile yaya yolunun ayrımıdır, ya da öyle olduğu düşünülür. Oysa, biz bu konuda toplum olarak o kadar aptalız ki, (bunu kesin ve net olarak söylüyorum, yüzde vermeye gerek yok) bu ayrımı kurallarla değil, kaldırımları yükselterek sağlıyoruz. Amaç, araçlar kaldırıma park etmesin, yayalar yollarında gitsin. Ülkemizdeki 8-9 milyon dolayındaki engelli ile ondan daha fazla yaşlı insanımız ne yapıyor dersiniz? Kendilerine (!) ayrılan kaldırımlara tırmanamadığı için araçların yolundan gitmek zorunda kalıyorlar.

Bir yerden hafızamda kalmış, ‘Medeniyetin ölçüsü kaldırımların yüksekliği ile doğru orantılıdır, diye. Bir tek Eskişehir’de gördüğümü anımsıyorum, alçak, engelli ve yaşlıların rahatça geçişini sağlayacak yatay yükseltilere sahip kaldırımları. Öteki yerlerde de mutlak vardır. Ancak, başkentte yok. 2020 Olimpiyatlarına talip İstanbul’da yok.

Olimpiyat demişken, bir parantez açayım burada, azıcık sporcu geçmişin deneyimi ile. Eğer olimpiyatları almak istiyorsanız, olimpiyatlardan sonra gerçekleşen Paralimpik Oyunları’na uygun bir kentiniz olmalı. Dikkat edin, kentiniz. Stadınız, salonunuz değil.

Yani dostlar… Kaldırım deyip geçmeyin. Her an, tırmanmak zorunda kalabileceğiniz bir bariyere dönüşebilir.

 

Aslında eğlenceli bir yazı planlıyordum. Kurgu da böyleydi, başlıkta. Biraz ciddiye kaçtı. Ne diyeyim, olsun bu seferlik de böyle olsun. Bir dahakine telafi ederiz.

Sağlıcakla kalın…

Tayfun Özsoy

 

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/04/tut.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/04/tut-150x150.jpgneoadminAktüelengelli,tayfun özsoy
Azzzz sonra! (Dip Not: Ya bu söze gıcık oluyorum da neden kendim yapıyorum, bilemedim. Sanıyorum, dağın fareyi doğurmaya hazırlandığı sırada böyle bir geçiş cümlesine gerek var. (Smileee!) Haa! Bir de bu nasıl dip not? O dediğin sayfanın sonunda ve iki satır olur. Bu tepede ve neredeyse yazının tamamı kadar… Ve...