FacebookTwitterGoogle+Share

Yazamıyorum.

Üzgünüm. Üzgün olmanın da ötesinde, şaşkınım. Genellikle bir konu bulur, o konu üzerinde on, bilemediniz onbeş dakika içinde akar giderdim. Ancak, bu aralar yazamıyorum.

Öncelikli gerekçem, zamansızlıktı. Sonra zaman buldum, bu kez yazıya gömülme sorunu yaşamaya başladım. Konu bulamayıp sıkıntıya düştüğüm zaman da oldu.

Sonuç yazamadım.

İşte çok zorlu bir döneme girdim. Tempo yüksek ve yoğundu. Öyle olunca, beyin kapasitesi fazlasıyla doldu. Yazacak, üretecek gücüm kalmadı.

Şimdi, oturdum iki satır yazmaya çabalıyorum. Bu yazıya da ertelediğim diğer yazılar gibi giriş yaptım. Lakin sonu gelir mi, bilemiyorum. Bu satırları okuyorsanız, kesin yazabilmişimdir. Bu konuda kendime bir alkış yazıyorum. Sizler de okuduktan sonra üç doz vereceğim.

Bulduğum konulardan bir tanesi, ‘aslında ne demek istiyoruz?’ başlığı altındaydı. Daha doğrusu neredeyse tek konum buydu. Bu konuya girdim, girdim, sonu gelmedi. Şimdi soluksuz yazıyorum ve aynı noktaya geldim yine. Bakalım sonu gelecek mi?

Bir arkadaşıma yazıyordum. İnsanlar arasındaki iletişim sıkıntılarını anlatmak için. Dedim ki arkadaşıma, insanlar kendi isteklerini doğrudan dile getirme becerisinden yoksunlar. Çünkü, bu anlamda ‘yanlış anlaşılmak’ korkusu ve güven eksikliği içimizi kaplamış durumda.  Sonra bu sözümü destekleyen bir iki örnek üreterek, ona açıklama yapmıştım.

Sonra düşündüm. Bunun nedeni, kaynağı ne olabilir, diye. Sonra her psikoloğun hastasına yaptığı gibi uzandım divana, döndüm çocukluğuma.

Doğrusu hepimizin çocukluğuna. Yeni doğan durumda olduğumuz zamanlara.

Bebektir ağlar. Karnı acıkmıştır, altı pistir. Terlemiştir. Üşümüştür. Gömleğinin yakası sürtüyordur. Ya da tümüyle şımarıklık olsun diye, ağlamaktadır. İlgi istediği için ağlamıştır.

Ebeveynler tek iletişim kaynağı olan ağlamanın şifresini çözmeye çalışır. Önce doyurmak için mamaya, ardından altını temizlemek için popoya atak yapar. Hava durumuna göre giydirir, azıcık sever, gazını çıkartır. Ağlama karşılığı tüm seçenekleri elden geçirir, kısaca.

Bu işlemler bittikten sonra bebek susar. Aradan çok uzun bir zaman geçmeden yeniden başlar, serenat. Az önceki rituel yenilenir. Mama tıkılır, alt bakılır, pışpış yapılır.

Bir süre sonra yine…

Bir süre sonra yine…

Bir süre sonra bebek gerekçesiz ağlamaya, ebeveyn anlamsız taramaya başlar. Büyükler, deneyimliler diyelim, ‘ağlatmayın torunumu’ uyarısıyla karmaşaya ek yapar. Sonuç, bebek neden ağladığını bilemez, ebeveyn de, nasıl susturacağını.

Bir Alman yengem var. Taa o zaman, kuzenlerimi büyütmesine tanık olmuştum. Yıllar sonra bu işi nasıl yaptığını sorma fırsatını buldum. Yediriyor, gazını çıkartıyor, seviyor ve yere koyduğu minderin üzerine bırakıyordu, kuzenimi. O da sessiz, sakin yatıyordu tek başına. Yıllar sonra sordum, aldığım yanıt güzeldi:

‘Yedirdim. Altı temiz. Gazını çıkarttım. Oynadım. Sonra kendi başına bırakmamda bir sakınca yok. Birkaç saat bir şey istemez. İsterse de alamaz.’

Anladım ki, yeni doğan bebek, daha o zamandan, ne istediğini anlamaya yönelik eğitiliyor.

Biz de ne kadar ağlamasın diye ‘ilgi’ varsa, onlarda (Yengecim kusura bakma, sen bizden oldun artık. Lakin Avrupa kökenli olduğunu anlatmak için onlar demek durumunda kaldım) yalnızca ‘disiplin ve zamanlama’ var. Biz onları ilgisizlikle suçlarken, aslında bağımlı ve ne istediğini bilmeyen bireyler geliştiriyoruz.

Sonra, bebekler büyüdüğünde farkı fark ediyoruz. Onlar, ne istediğini bilen, bunu dile getiren, karşısındakinin bu iletişimi anladığı bir topluma dönüşüyor. Bizler, karşımızdakinin ‘aslında ne anlatmak istediğini’ anlamaya çalışan, yanıt verirken de aynı açmazlarla sunum yapan kişilere dönüyoruz.

Korktuğumuz zaman kızgınlık sergiliyoruz. Sevdiğimiz insana bunu söylemek yerine saçını çekiyoruz . Aslında telefon alınmasını isterken, bir diğer arkadaşımızın aldığı televizyonun güzelliğinden söz ediyoruz. Yani iletişimi doğrudan ve isteklerimizi yalınlaştırıp anlatan bir şekilde yapamıyoruz. Yapanlar, dürüstçe içini dışına koyanları da, kendimiz gibi “aslında’sı” farklı olarak algılayıp, var olan iletişimi de saptırıyoruz.

İşin ilginç yanı, bu tür iletişimi de seviyoruz. Kendimizi bulmaca çözer gibi hissedip, becerili olanlarımıza ‘insan sarrafı’ diyoruz.

Oysa, sarraf olmaya ne gerek var? İnsanlar iyi, kötü, yanlış algılanma düşüncesi olmadan, açıkça kendini anlatsa, karşısında duran kişide, anlatılanı tek solukta kabul etse…

Çok mu hayalci davrandım?

Tamam, bu yazı bu kadar yeter şimdilik… Suyunu sıkar, bir haftalık yazı daha çıkartabilirim bu konudan…

En iyisi, bu yazıyı burada tamamlayıp, kendimi daha fazla yazısız bırakmayayım.

Peki, yazar olarak bu yazıda ‘aslında ne demek istedim?’

Bir sonraki yazıda… Azzz sonra..

Görüşmek dileğiyle..

Sağlıcakla kalın…

Tayfun Özsoy

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/05/cropped-sweet-pupy-with-sunflowers.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/05/cropped-sweet-pupy-with-sunflowers-150x150.jpgneoadminGelişim-Yaşamkarar vermek,tayfun özsoy
Yazamıyorum. Üzgünüm. Üzgün olmanın da ötesinde, şaşkınım. Genellikle bir konu bulur, o konu üzerinde on, bilemediniz onbeş dakika içinde akar giderdim. Ancak, bu aralar yazamıyorum. Öncelikli gerekçem, zamansızlıktı. Sonra zaman buldum, bu kez yazıya gömülme sorunu yaşamaya başladım. Konu bulamayıp sıkıntıya düştüğüm zaman da oldu. Sonuç yazamadım. İşte çok zorlu bir döneme girdim....