FacebookTwitterGoogle+Share

Der ki yazarın biri, insan yazdığında kendini anlatır aslında…

Kendini…

İçini…

Uzayda geçen bir macerayı anlatıyorsa da bu öyle midir?

Evet…

Çünkü, biz kendimizden bile saklasak farklı evrenleri aynı noktada yaşıyoruz. Bunları anlatmak, uçukluk, uçarılık, ne bileyim ‘bişilik’ bile olabilir. Lakin, dergimiz neoder ve biz burada serbest kürsü takılıyoruz.

Neyse…

Eğer, yazan, yazdığı hangi yazı olursa olsun kendini anlatır noktasından yola çıkarsak, bundan sonra yazacaklarımdan ben sorumluyum demektir. Gerçi bundan öncekilerde de aynı sorumluluğu üstlenmediğimi düşünmeyin derim de, orada sorumluluk yükleyici bir şey yok. Bundan sonra olacaklara bakın siz.

Bundan sonra yazacağım her satır, bundan önceki yazdıklarımda olduğu gibi, kendi iç dünyamın dışa vurumu şeklinde olacak. Benim gibi sıradan olmadı masadan (burada her türlü dayağı, sopayı içselleştirip üzerime alıyorum… lütfen bir gülücük ikonu) birinin iç dünyasının ne olduğunu merak ediyorsanız, izlemeye devam ediniz.

Bazen yaşamın gereğinden fazla uzun olduğunu düşünüyorum. Ukalalık olacak lakin, yine bir yerde okumuştum (bu çok okuduğumu vurgulamak için yapılan bir kıroluk değil, okuduğu kaynağı unutan bir beyinin yazdıkları… burada ikon yok…).

İnsan ömrü aslında yüzelli rakamla 150 yıl.

Şöyle anlatayım, bir köpeğin ömrü ortalama 14-15 yıl.

İnsan ömrü 150 yıl.

Kedi ömrü 14 yıl..

İnsan? Biliyorsunuz…

Fil? Eğer insanlar dişleri için öldürmezlerse, doğal ortamlarında 70 yıl yaşarlar…

Arslan 20-25 yıl… Maymun ömrü cinsine göre, 20 ile 30 yıl..

İnsan? 150 yıl…

Dünyanın en uzun yaşayan insanı Zaro Ağa, 157-160 (kesinlik yok) yıl yaşamış bir Bitlisli kişidir. Eğer çizgi kahraman Kızılmaske’deki gibi babadan oğula maske değiştirmediyse, eldeki gerçek veri Bitlisli Zaro Ağadır.

Zaman ya da yaşam süresi, aslında göreceli bir kavramdır. Bizim Albert, izafiyet teorisiyle, zamanın aslında rakamsal değil, duyusal olduğunu kanıtlamıştı.

Bu kadar yaş, ömür, hayatın anlamı konusunda düşündükten ve iki satır yazdıktan sonra, sadede gelelim…

150 yıl gerçek ömür yaşı…

Lakin, sigara içtin, düş on yıl…

İçki içtin, düş dokuz yıl…

Stresssss, kes ucundan bir otuz yıl…

Karına kızdın, kocana bağırdın gitti onbeş yıl…

Aşı olmayı unuttun, yapılır mı? Gitti üç-beş yıl…

İki buradan, yarım şuradan, bir bunu unutma derken, ömür yarı yarıya azalıyor. Ondan sonra, ortalama ömrü 70 olan bir insan topluluğundan söz eder hale geliyoruz.

Anlayacağınız, insan ömrü aslında uzun, ancak, dış etkenler o kadar yoğun ki, boyut değiştirme süremizi ya da başka deyişle ölme zamanımızı bile kestiremiyoruz.

Bu arada yaşlılık denen geri dönülemez yolun, en kestirme sonucu, dünyayı oynatacak kadar büyük bir deneyim ve ancak bir bardak suyu kaldıracak kadar bir güç. Değil ki, başka bir şeyler yapabilesin…

Yani, eskidikçe büyüyor, aynı zamanda yok oluyoruz. Düşünüyoruz, uygulamaya gelince iş, sorunlar başlıyor. İşte bunun adı yaşlılık. Bu dönemi en iyi şekilde geçirmek istiyorsak, ömrü kısaltan unsurlardan uzak durmalıyız.  Peki, bu gerçeği ne zaman fark ediyoruz? Bu gerçeği fark edecek deneyime ulaşınca… Yani, artık olsa da olmasa da fark etmez yaşında.

Şöyle düşünün… Tam da bu anlattığım deneyime ulaştınız. Aslında, enerjiniz, çocuk ruhunuz sizi deneyimsiz, güçlü dönemlerinizi yaşamınıza yetecek kadar var olsun. Ve bu enerjinizin gerekliliğini yapmaya başlayın.

Hoooppp! Toplum hemen sizi yargılar. Dışlar.

Aaa! Ayıplar. Çünkü o insanlar sizin yaptığınızı düşünür, yapamaz. Siz yaparsanız, yaptıklarınız onların eksikliğini anımsatır. O nedenle uslu durmalısın, en az onlar kadar ‘büyümelisiniz’…

Böyle bir durum yani anlayacağınız.

‘Sıkıldım bu dünyadan nerede benim ilacım?’

Hah! İşte en değerli soru.

Eğer sisteme entegre yaşamınızı sürdürmek istiyorsanız, ruhunuz bir hapishanede kendi soluğunu almaya çabalar. Bedeniniz sürekli hareket itici hormon üretir. Sıkışıp kalırsınız. Ve farkındalıklarınız sizi her geçen gün daha derindeki zindana doğru yönlendirir. Aslında, sorun yoktur yaşamak kolaydır. Lakin, bedensel ortalamanız, ruhsal artışınız karşınızdaki toplum tarafından darmadağın edilir.

 

Olayın içinden sıyrılmak istersiniz. O da olasılık dışıdır. Aynı disiplini yaşamında sağlamayı beceremeyen insanların yarattığı basınç ile kendinizden geçersiniz. Sonra bir süre sonra bakarsınız ki, sizi engelleyenlere benzemiş ve siz de aynısını yapmaya başlamışsınız.

Sonra, ömür uzamaya başlar. Sayısal olarak değil uzamak, o kısalır.

Hadi bu yazıyı bir espri ile noktalayalım…

Hasta; ‘Doktor Bey, şimdi ben sigarayı bıraksam, içki içmesem, kadından uzak dursam ve kumar oynamasam ömrüm uzar mı?’

Doktor; ‘Uzamaz da, en azından sana öyle gelir…’

Yani, yaşarken ne bekliyorsanız, çekeceğiniz eziyet de o kadar büyüktür.

Sağlıcakla kalın..

 

Tayfun Özsoy

 

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/06/ozgurluk.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/06/ozgurluk-150x150.jpgneoadminAktüeltayfun özsoy
Der ki yazarın biri, insan yazdığında kendini anlatır aslında… Kendini… İçini… Uzayda geçen bir macerayı anlatıyorsa da bu öyle midir? Evet… Çünkü, biz kendimizden bile saklasak farklı evrenleri aynı noktada yaşıyoruz. Bunları anlatmak, uçukluk, uçarılık, ne bileyim ‘bişilik’ bile olabilir. Lakin, dergimiz neoder ve biz burada serbest kürsü takılıyoruz. Neyse… Eğer, yazan, yazdığı hangi yazı olursa...