FacebookTwitterGoogle+Share

”Hiç”iz hepimiz aslında koskocaman bir “hiç”. Ama unuturuz hiç olduğumuzu. Unutup kendimizi dünyanın efendisi sanırız. Sanki biz
olmazsak bu dünya duracak, bu âlem çökecek zannederiz.

İnsan olmak böyle bir şeydir. Bir “hiç” olduğunu, iki kapılı bir handa kısacık bir yolculuğun, çıplak yolcusu olduğunu unutmaktır.

Unuturuz hepimiz. İçinde yaşadığımız şu bedeni bile bırakıp gideceğimiz bu dünya hayatına sarılır, o hayata kul köle oluruz. Kul köle olurken de kendimizi vazgeçilmez sanıp, dünyanın en kusursuz insanı sayarız.

Bu dünyadaki en iyi insan, biz; en güzel insan, biz; en olgun insan, biz; en bilgili insan, biz! Bizden öte herkes kusurlu, herkes ayıplı, herkes cahil, herkes eksik.

Tuhaf bir varoluş halidir insan olmak. Yıldızlı bir gecede, gökyüzüne serpilmiş milyarlarca yıldızın ışıkları altında gökyüzüne bakıp da büyük bir aymazlıkla, şu koskoca âlemde bir “hiç” olduğunu fark edememektir insan olmak.

Aciz varlıklarız, öyle aciziz ki, aczimizi saklamak için sahip olduğumuz ne varsa onu parlatmaya çabalarız.

Malımızla, mülkümüzle, evladımızla, güzelliğimizle, makamımız mevkiimizle öğünerek var olduğumuzu ispatlamaya çalışırız.

Oysa Nasreddin Hocanın o “hiç” fıkrasında dediği gibi, hepimiz bir “hiç”iz.

Aslında hepimiz biliriz içten içe “hiç”liğimizi. Biliriz de bilmezlikten geliriz.

Bu bilip de bilmezden gelmişliğimizle afralar tafralar satarız. Kim varsa dünya düzleminde bizden bir santim aşağıda, onun karşısındaki büyüklenmelerimizle “hiç”liğimizi unutmak isteriz.

Unutmaya çalışırken bazen abartırız varlığımızı. Abarttıkça yaradanın en büyük saydığı günahlardan biri olan kibrin tuzağına düşeriz.

O kibir ki insanın kalbinin mührü, vicdanının en kara örtüsü.

O kibir ki günahların belki de en sinsisi en aldatıcısı.

Kibrini açıkça belli edenleri tanırız.

Kendisinden başka kimseleri beğenmeyen, kendinden öte kimselere paye vermeyen, her şeyi kendinin bildiğini sanan, hiçbir eleştiriye tahammül edemeyenlerdir. Sözlerinde öfke, kalplerinde merhametsizlik, vicdanlarında körlük, zihinlerinde gönüller yıkma pahasına haklı çıkma kavgası vardır.

Bir de sinsini vardır bu kibrin.

“Çok kendini beğenmiş” der burun kıvırırız öğünüp duran birine. Onu kibirli olmakla suçlarken aslında kendimizin de kibre kapıldığının ayrımına varmadan. Bizi kırıp döken birine “seni hoş görüyorum” deriz; aslında kendimizi onu hoş görecek kadar yukarıda gördüğümüz kibrine kapıldığımızı fark edemeden. Sohbet esnasında söylediği cümleyi kesip kendi fikrimizi söyleriz, karşımızdaki insandan daha çok bildiğimizin kibrine kapıldığımızı bilmeden.

Kibir, günahların en sinsisi, en aldatıcı, en cezbelisi…

Nefsin en büyük imtihanı, en büyük belası…

İnsansak, yaradanın nefs vererek yarattığı tek varlıksak, kibrin tuzakları attığımız her adımda, aldığımız her nefeste, söylediğimiz her cümlede düşebileceğimiz bir çukur hayatımızda.

Ki bu tuzaklara düştüğünü bilmeyenlerden biriydim ben…

Herkesle konuşan, herkese yardım eden, herkese anlayışla bakan… Elindekini avucundakini vermekten çekinmeyen…

Hani herkesin, ne kadar alçakgönüllü, ne kadar iyi, ne kadar olgun dedikleri türden bir insan…

Ben bilmezdim bunca kibre sahip olduğumu ta ki o kibir çalışmasını yapana kadar.

Ruhsal bir çalışma sonrası önerildi bana kibir üstüne yazmam.

Bir akşam aldım kalemi elime ve başladım yazmaya.

O yazının ilk satırını yazan ben ile son noktasını koyan ben aynı kadın değildim.

Dehşet içinde kalmıştım.

Bir pencere açılmıştı birden bire gözlerimin önünde. Yaptığım, yaşadığım her ne varsa hayatımda, o pencerenin manzarasından bambaşka görünmeye başlamıştı gözüme.

Önde erdem olarak görünen her ne varsa, arkasına sakladığım kibrimi dehşetle görür olmuştum.

İşte o gün fark etmiştim kibrin gizlisinin, nefsin en sinsi oyunu olduğunu.

Sürekli veren el olma çabamın arkasında yatan, almayı reddeden yapımın derininde yuvalanan, herkesi anlamaya çabalayan maskemin arkasında duran, utanılacak hiçbir hataya düşmeden bir ömür sürme kasıntısının yaylarını geren kibirdi, kibir!

O kibir ki dışımdan bana sen bir “hiç”sin oyunları oynarken, içimden sürekli sen bir “halt”sın fişeklerini patlatıyordu.

Yaşadığım, fark ettiğim tam bir dehşetti. Gerçek bir dehşet…

Oldum sandığımla, olduğumun bir olmadığının dehşetiydi yaşadığım.

Kibir… Kibir… Kibir…

Kibrin açığını görmek kolay ki bu aralar hemen her gün en muhteşem örneklerini dinlemekteyiz bize bağırıp çağıran o sesten.

Ya gizlisi?

Ya gizlisi?

Ya gizlisi?

 

Bulmaya niyet edene, gizlisi de aşikar olsun:)

 

Vahide Feray Uz

 

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/06/kibir1.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/06/kibir1-150x150.jpgneoadminGelişim-Yaşamgizli,kibir,nefs,Vahide Feray Uz
”Hiç”iz hepimiz aslında koskocaman bir “hiç”. Ama unuturuz hiç olduğumuzu. Unutup kendimizi dünyanın efendisi sanırız. Sanki biz olmazsak bu dünya duracak, bu âlem çökecek zannederiz. İnsan olmak böyle bir şeydir. Bir “hiç” olduğunu, iki kapılı bir handa kısacık bir yolculuğun, çıplak yolcusu olduğunu unutmaktır. Unuturuz hepimiz. İçinde yaşadığımız şu bedeni bile bırakıp...