FacebookTwitterGoogle+Share

Patroniçe ‘yazılaaaarrrrr!’ uyarısını yaptıktan kısa bir süre sonra, kendisini arayarak, ‘mesajı aldım en kısa zamanda gönderiyorum’
dedim… Külliyen yalan…

‘Yazmaya başladım.’

Hadi, bu biraz daha gerçeğe yakın bir durum… Hakikaten, gönderiyorum dediğimde, üç satır bir şey karalamıştım, ileride bunu yazıya dönüştürebilirim umuduyla.

Lakin, heyhat!

Yazmak öyle kolay değil ki…

Hadi fırsat bulmuşken biraz ağlayayım, biraz da dertleneyim, çooook yoğun çalışıyorum bu aralar, gündeme gömülü. Gündemsel içeriklerin satırını kaçırmamak için, sürekli ‘fadıl takipte’ halinde olunca, kendime ve yazıya zaman ayıramadım.

Bugün, ‘bu tembelliğin sonu yok Tayfun’ deyip kendimi tokatladım…

Yok canım bildiğiniz şamar değil, (burada okuyucuyu saf yerine koyma açıklaması var, kendim uyanığım ya..  şişşştttt !) uyarıcı bir şaplak yalnızca.

Kullandığım materyal biraz değişik. Kendimi, V. Feray Uz’un ‘Seksi ve Sinsi’ yazısı ile kendime getirdim.

Sonra diğer yazılara baktım şöyle bir.

‘Ben ne şanssız bir adamım’ dedim kendime. Düşünsenize bir yerde yazıyorsunuz, daha doğrusu yazmaya çabalıyorsunuz ve o yer ‘amanıınnnnnn!!!’…

Derdimi nasıl anlatacağım? Sözcükleri nasıl bir kurgu içinde yan yana getirecek, düzgün ve anlaşılır şekilde sunabileceğim?

Ve bütün bunları yapıp, yazdıklarımla bu yazar gurubunun içinde okunabilir düzeye çıkabileceğim?

Bu iş, emin olun, Yılmaz Özdil’den, Bekir Coşkun’dan, sonrasında ilk aklıma gelen ROK’tan bile daha zor (ki, ROK yazarken, konuşurken, beynini kullanmıyor üstelik).

Zor çünkü…

Doğuştan ‘duygusal örgüsü’ eksik bir canlı türü olan ‘erkek’ grubundan biri olarak;

Duygularını her türlü keskinleştirip, her türlü satırın arasında, sözcüğün içinde sunabilen, doğuştan ‘duygu’ avantajlı kadınların arasında yazmak… (?)

Hadi erkeklerin olduğu bir toplumun içinde yazarım, yazdım da, benim ‘yontulmamış’ anlatımım karşılık bulur, buldu da…

Sıkıysa, anlatsana okurları da yazarları gibi şekillenen bir ortamda, kendini…

Düşüncelerini…

Yok arkadaşlar yok…

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın, ‘Dünyanın en ağır işçisi benim / gün yirmidört saat /  seni düşünüyorum’ şiirindeki ağırlıktan bile ağır benim durumum…

Benim bir saattir kendi kendime debelenip de yazdığımı, kadrodaki her hangi bir arkadaşım, iki satırda halleder. Yani, Ümit Yaşar Oğuzcan kusura bakmasın, benim durumum biraz daha sıkıntılı…

Yazamama ile başlamıştım, dergide yazmaya (!)…

Yine geldim, yazamama konusuna..

Rica etsem, bu sohbeti okuyan arkadaşlar, bir gariban ‘erkek mahluka’, en azından yol göstermek adına, bir el atar mısınız? Ne bileyim, iki satır ile duygularınızı anlatıp, beni duygularını dile getirebilir bir formata yaklaştırabilir misiniz?

Ama yok, yapamazsınız. Siz ne kadar uğraş verirseniz verin, ‘erkek’ bir yere kadar değişebilir. Eğitim cehaleti alır da…

Durun bir dakika!

Bu konuda ben niye kendimi suçluyorum ki?

Yaradan, böyle uygun görmüş.

Biz aslında duyguları olan, lakin kadınlar kadar duygularını anlatabilme, açıklayabilme, gözyaşlarına, kahkahalara dönüştürebilme, hele hele yazabilme şansına ‘yeterince’ ya da ‘sizce’ sahip olmayan varlıklarız.

Ne var bunda?

İlla sizin kadar ayrıntıyı hissetmek, illa sizin duygularınızı harekete geçirecek kadar yazabilmek (dikkat ederseniz, az önce yerle bir olan özgüven ufaktan geri geliyor, takmaza doğru bir geçiş söz konusu) zorunda mıyız?

Biz böyleyiz, ister seversiniz, ister döver.

Aaa! Ben de neden korktuysam. Neden çekiniyorsam. Yazayım kardeşim, anlayan anlasın, anlamayan da, anlamadığı yerleri sorsun.

Oh be! İçime su serpildi. Neydi öyle, yok karşısındakini nasıl görüyorsan, aynalayıp kendine benzetirsin de, yok içindeki kötüyü karşıya yüklersin de, yok o, yok şu…

Ohhh! Tamam, sizin kadar iyi ‘yazan’ değilim. Sizin kadar duygulu da değilim. Ne yapayım, ben böyleyim, yani biz böyleyiz (özgüven dedikse bir yere kadar, erkeksi bir genelleme ile durumu accık destekleyeyim), sonuç olarak eğer bu yazıyı, buraya kadar yorulmadan okumayı başardıysanız, ‘bir adım attım, yaşasın’ diyorum.

Yazmak gerçekten çok emek isteyen, gerçekten birikim isteyen bir eylem.

Duygularımız eksik olabilir, lakin sözcükleri evriltmeyi başarırsak, okunabiliriz. Ben de kendi adıma bunu yapmaya çabalıyorum.

Öfff! Kendimden sıkıldım. Ne diyorum ben arkadaşlar?

İşte, gördüğünüz gibi, zurna ‘zırt’ dedi.

Şimdi, neoder’in herhangi bir öteki yazarı olaydı, taşı gediğine koyar, yazıyı bitirirdi.

Benden bu kadar!!!

Sağlıcakla kalın…

Tayfun Özsoy

 

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/10/zsdfwsdflksd-31.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/10/zsdfwsdflksd-31-150x150.jpgneoadminGelişim-Yaşam
Patroniçe ‘yazılaaaarrrrr!’ uyarısını yaptıktan kısa bir süre sonra, kendisini arayarak, ‘mesajı aldım en kısa zamanda gönderiyorum’ dedim… Külliyen yalan… ‘Yazmaya başladım.’ Hadi, bu biraz daha gerçeğe yakın bir durum… Hakikaten, gönderiyorum dediğimde, üç satır bir şey karalamıştım, ileride bunu yazıya dönüştürebilirim umuduyla. Lakin, heyhat! Yazmak öyle kolay değil ki… Hadi fırsat bulmuşken biraz ağlayayım, biraz...