FacebookTwitterGoogle+Share

Sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı ettik.  Artık kahvaltıda yediklerimi ezberlemiştim.  Plain omelette ve yanında Türkiye’den getirdiğim ve taşımaktan hiç gocunmadığım cappuccino.  İyiki de getirmişim onları çünkü burada istediğim gibi kahve bulamıyordum.  Özellikle trekking’de akşam duş alıp yemeğimizi yedikten sonra  cappuccino yapıyordum bir tane kendime. İşte o an bütün yorgunluğum gidiyor keyfim yerine geliyordu.  Önümüzde zorlu bir yol vardı yine. Üstelik bugün en zor etap dedikleri etabı yapacaktık ve daha yola çıkmadan benim gözümde yol büyümüştü bile. Ama çaresiz yola koyulduk. Bugün her tarafımın ağrımasını bekliyordum aslında ama bacak kaslarım ağrımıyordu. Bunu dün yaptığım sıcak duşa bağladım… Ah yine o sonsuz merdivenler başlamıştı ve ilk 20 dakikası çok zordu. Nefes alışım çok düzensizleşiyor ve nefesim yetmiyordu. Bu ilk 20 dakikayı atlattıktan sonra nefesim düzeldiğinde biraz olsun rahatlıyordum.


Yol boyunca sayısız şelaleler gördük. Buz gibi akan suların içinden geçtik. Kimi yerlerde elimi yüzümüzü bu soğuk sularla yıkayarak serinledik.  2000 metreye yaklaştığımızda rehberimiz bizi sülükler konusunda uyardı. 2000 metreden sonra sülükler başlıyormuş. Yağmur mevsimi olduğu için yağmurda çıkıyormuş sülükler genelde. Pek de umursamadım açıkcası.  Bir sülük ne kadar hızlı olabilirdi ki? O üzerime tırmanana kadar ben ileri adım atmış olurdum.  Ne kadar da yanlış biliyormuşum meğer. Sülükler öyle şişman hantal yaratıklar değillermiş. İncecik solucan gibi ağızlarındaki tutangaçlarla tutunup kendini boyunun 3-4 katı ileri doğru uzatarak ilerleyen ve saniyeler içinde üzerine pıtır pıtır sürüler halinde tırmanabilen korkunç kan emicilermiş.  Birkaç tanesi tarafından ısırıldığımı ancak akan kanı gördükten sonra anladım. Isırıp kanını emiyorlar hissetmiyorsun bile. Ama düşüncesi bile insanı fena ediyor. Yolda yanımdan geçen katıra yol vermek için kenara çekildiğimde bacağım çalılara sürttü. Bir anda pantolonuma 10-15 tane birden sülük yapıştı ve yukarı doğru hızla ilerlemeye başladıklarında ben panikle çığlığı bastım. Elimle dokunamıyordum da, çünkü eline yapışıyorlar hemen.  Frame ve Alev benden önde oldukları için sesimi duymadılar tabi.  Panik içinde çırpınıyordum ki katırın üstündeki çocuk indi katırdan ve bana yardıma koştu. Sülükleri eliyle topladı üzerimden. Tabiki onlar alışıklar bu duruma ve korkmuyorlar sülükten falan.  Çocuğa teşekkür ettim yardımı için ve Frame ile Aleve küfür ettim. Yol boyunca sülük tiki oldu bende. Üzerimde kıpırdayan her şeye dikkat kesiliyor, ayakkabılarımın üzerini,  tabanlarını, pantolonumun paçalarını sürekli kontrol ediyordum.

Yine bir şelaleye gelmiştik ki, bir arkadaşımın benden istediği şey aklıma geldi. Himalaya’larda dağlara tırmanırsan bana oralardan bir taş getir demişti.  Şelale tam önümüzde akıyordu ve altında taşlar ışıl ışıl parlıyordu. Şimdi tam sırası işte dedim ve ilk taşı kendim için almayı niyet ettim. Akan suyun altına sokup el yordamıyla bir taşı avcuma aldım.  Bir baktım ki taş mükemmel bir kalp şeklinde idi. Bundan dağın beni sevdiği manasını çıkardım,  işte bu benim taşım dedim sevinçle.  Sonra arkadaşım için taş aldım ve başkaları da ister belki diye 5-6 tane daha taş alıp çantama koydum.

Dağın mesajını aldıktan sonra keyfim yerine gelmiş neşelenmiştim. Yorgunluğum bir anda gitti ve enerji ile doldum. Bedenim sanki tüy gibi hafiflemişti ve merdivenleri hiç yorulmadan çıkabiliyordum.  Yolda çok fazla taş aldığımı düşündüm.  Doğadaki her şeyin bir erki vardır ve bir taşı bile ait olduğu yerden alırsanız bu yerin erki canınızı yakabilir. Bu nedenle fazla aldığım taşları dağa iade etmeye karar verdim.  Diğer iki taş için ise dağa bir hediye verirsem onları almama izin vereceğini düşündüm. Dağa ne verebilirdim bu taşların karşılığında…  Aklıma şiir yazmak geldi. Evet dağ için bir şiir yazıp ona hediye edebilirdim.  Yol boyunca bunları düşünürken konaklayacağımız yere varmıştık bile. Ve bu sefer en zor etap dedikleri etabı güle oynaya bitirmiştim ikinci yarısını.  Kendim bile şaşırıyordum buna ama dağın benimle konuştuğuna, dağın beni sevdiğine kalpten inanıyordum.  Akşam yemeğinden sonra söz verdiğim gibi kahvemi yapıp şiir yazmaya koyuldum.  Pek şiir havam yoktu ama kendimi zorlayarak bir şiir yazdım. Kendim de pek beğenmesem de, amaan olmuştur diyerek  aldığım taşların bedelini ödediğime ikna oldum.  Fazladan aldığım taşları da kaldığımız odanın camından dışarıya bıraktım.

İkinci günün sonunda Poon Hill’e çıkmadan  400 metre aşağısındaki Gorapani’ye varmıştık. Ertesi sabah gün doğmadan yola çıkıp 3210 metredeki Poon Hill noktasına varacak ve orada Annapurna dağlarını, Machapuchare’yi gün doğumunda görecektik.  O gece erkenden yattık.

Gülcan Çakır

 

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/10/DSC_0579-copy.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/10/DSC_0579-copy-150x150.jpgneoadminAktüelgezi,gülcan,trekking
Sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı ettik.  Artık kahvaltıda yediklerimi ezberlemiştim.  Plain omelette ve yanında Türkiye’den getirdiğim ve taşımaktan hiç gocunmadığım cappuccino.  İyiki de getirmişim onları çünkü burada istediğim gibi kahve bulamıyordum.  Özellikle trekking’de akşam duş alıp yemeğimizi yedikten sonra  cappuccino yapıyordum bir tane kendime. İşte o an bütün yorgunluğum gidiyor...