FacebookTwitterGoogle+Share

Şu dünyada ne geliyorsa başımıza dilimizden geliyor. Yok canım öyle patavatsızlıktan ya da lafını sözünü bilmezlikten bahsetmiyorum. Hele ki kırıcı dökücü konuşmalardan hiç söz etmiyorum!

Eee koca koca insanlar olduk artık, bunların iletişim sanatında yeri olmadığını çoktan öğrendik. Şimdi ilkokul tedrisatı düzeyine dönmenin bir anlamı yok değil mi?

Başka türlü bir dil belasından bahsediyorum ben. Ki atalarımız bunu aslında “aklıma gelen başıma geldi” diye kısaca özetlemişler ama ben şöyle bir ballandıra ballandıra anlatayım.

Bende laf, bende hikâye çok… Ne demiş bir bilge -ki kim bu bilge bilmiyorum- ama güzel demiş: hikayeler onları anlatabileceklerin başına gelir 🙂

Hah işte, ben de belki de her şeyi hikâye etmeyi çok sevdiğimden başıma gelmedik olay, o olaylardan da çıkarıp anlatmadığım hikaye kalmadı.

Şimdi hemen mevzu ile ilgili hikâyemi anlatayım…

Hayatım boyunca kurduğum iki cümlem vardı. Ki bütün arkadaşlarım bu iki cümlemi bilirlerdi.

Birincisi:

“Depremden selden de korkarım ama en çok yangında korkarım. Çünkü yangında her şey yok olup gidiyor. İlkokuldan bu yana sakladığım mektuplar, fotoğraflar, oğlumun video kasetleri var. Hadi yanan buzdolabını, televizyonu geri alırsın da… O resimleri, kasetleri trilyon versen bir daha asla geri getiremezsin!”

İkincisi ise:

“ Öleceğimden emin olsam trafik kazasından korkmam da işte ölmeyip sakat kalmak var, ben ondan korkarım!”

Bu iki cümleyi ağzıma tespih etmiştim resmen… Ortada ne kaza, ne bela, ne de yangın var ama ben öyle söz açıldıkça bu iki cümleyi söylerdim. (Aslında dipte yatan korkunun ifadesi yani akla gelenin)

Ta ki söyleye söyleye dilime tespih ettiğim cümlelerimden ilkini başıma getirene kadar.

Evet, yaktım evi, resmen yaktım! Aklıma gelen bu korkuyu dile getire getire sonunda başıma da getirdim. (Kim bu kadar yürekten çağırmaya karşı durabilir ki, işte alevler de duramadı nihayetinde 🙂


Bir gece saat dörtte alarm veren kesintisiz güç kaynağının sesine uyandığımda bir de baktım ki ev duman içinde ve mutfak tarafından sarı ışıklar geliyor. Nasıl kalktım, o mutfağa nasıl koştum, tezgâhın altından gelen alevleri nasıl gördüm, ben de bilmiyorum. Bir deli cesareti ile o alevlere nasıl kova kova su atıp, söndüremeyip, konu komşuyu uyandırdığımı ise hiç bilmiyorum… Hele ki nasıl bir aymazlık ile tutuşan tüpü dolabın altından mutfağın ortasına çıkardığımı ise bugün bile anlayamıyorum.

Netice olarak Allahın sevdiği kuluymuşum ki gece olduğu için itfaiye çabucak geldi ve yangın mutfakla sınırlı kaldı. yangın devam ederken bahçeden yukarıya eve baktığımda oğluma sorduğum tek soru “yangın salona geçti mi?” oldu. Çünkü kaybetmekten korktuğum resimler, mektuplar, kasetler salondaydı.

Hani hepimiz pek severiz ya acılarımızı ballandıra ballandıra anlatmayı… Ben de o yangına kadar; acı çektim, çaresiz kaldım, dehşet yaşadım sanırdım. Ama o gün anladım ki önce yaşadıklarım sadece fragmanmış. Yoktu böyle bir dehşet ve çaresizlik!

O dehşetin içindeyken komşulara haber vermek için çıktığımızda bir de kapı üstümüze kapanmasın mı? Dışarıda kaldık, içeriye hiç bir müdahale ihtimalimiz yok ve kaybetmekten korktuğum her şey içeride…

Daha da dehşete düşmem gerek değil mi?

Ama hayır, kapı kapandığı an, içime tuhaf bir sükûnet geldi ve şunu söylerken buldum kendimi: “Kabul… Kabul… Neyi öğrenmemi istiyorsan öğreneceğim, söz”

O andan sonra evi yanan sanki ben değildim. Ben de herkes gibi oğlumla birlikte bir izleyendim sadece…

Yangın söndü, gelenler gidenler, ilk gün, ikinci gün… Derken neyi öğrenmem gerekiyor sorusunun cevabını aramaya başladım. Daha üçüncü gün cevap televizyonda konuşan Işık Elçi’den geldi:

“Allah kulunun korktuğunu mutlaka başına getirir ki kendisinin o korkusundan daha güçlü olduğunu görsün diye” diyordu.

Cevap buydu işte… Yangından korkuyordum, o korku dilimden durmadan dökülüyordu ve ben yangın esnasında görmüştüm korkumdan daha büyük olduğumu.

Elbette ki bu yeterdi ders almama ve hemen ikinci korku cümlemi iptal ettim. Trafik kazası korkum için günlerce “iptal! İptal!” diyen cümleler kurdum.

Bununla da kalmayıp dilimi kontrol etmeye başladım. Aman Allah’ım ne kadar çok benzeri cümlelerimiz varmış. Saf saf güya korunalım diye dua niyetine söylediğimiz.

–      Allah kazadan beladan korusun

–      Allah ele ayağa düşürmesin

–      Allah kimseyi kimseye muhtaç etmesin

–      Allah yatırıp baktırmasın

Bunlar klişe sözlerimiz ki her birimizin kendi kişisel korkularına dair kim bilir kaç tane böyle cümlesi vardır diline vuran. Dilinden döküldükçe de hayatına akan…

Ve asıl sır burada, güya olumlu bir şey söyleyip dua ediyoruz ama gizliden gizliye korkumuzu salıyoruz evrene. Ve söyledikçe hem korkumuzu derinleştiriyor hem de korkumuza bir de kırmızı mum damlatıp, mührü basıp, davetiye çıkarıyoruz.

Bu durum dank edince kafama hemen değiştirdim dilimdeki “gizliden gizliye” olumsuzun olması için dua eden bu cümleleri.

Ortada kaza yok, bela yok ne gerek var çağırmaya değil mi?

Araba mı aldı arkadaşım “Allah güzel günlerde, güzelliklere gitmek için kullanmayı nasip etsin” diyorum.

Çocuklarımızdan mı söz açılıyor “Allah güzel günlerine şahitlik ettirsin” diye dua cümlemi kuruyorum.

Yaşlanıp ele ayağa düşme korkusunu söyleyen her insana “Allah hepimize hayırlı ömür, hayırlı ölümler nasip etsin” diye karşılık veriyorum.

Riskli bir durum mu var ortada “dikkatli ol” diyenlere hemen “Hiç bir şey olmaz, Allah beni korur” diyorum.

Sadece klişe cümleler mi? Sadece korku cümleleri mi?

Aman Allah’ım bir kulak versek ağzımızdan çıkana kendimiz bile dehşete düşeriz. Umutsuzluk bizde, peşin yargı bizde, karamsarlık bizde…

Biri iki defa denedin, olmadı mı bir iş… Hemen hooop “artık bitti ,olmaz o iş” demeler… “Zaten gelir bütün belalar da beni bulur” diye bela paratoneri olmalar, yok benim bu adamdan hiç umudum kalmadı diye kapıları kendi suratımıza çarpmalar. “Benim hiç şansım yoktur” diye talih kuşunu sürekli kışkışlamalar…

Sonra da aklımıza gelip de dilimizden dökülenler gerçekleştikçe “Demedim mi ben işte! Bak nasıl haklı çıktım” diye üstüne bir de tuz biber ekmeler…

Tabi ki haklı çıkarsın, çıkarım… Düşündün oldu, dedin başına geldi:) Olay bu kadar basit aslında ki zaten ataların da “aklıma gelen başıma geldi” diye demiş, değil mi?

Yok yok emin olun tipik kişisel gelişimci cümleleri değil bu kurduklarım.  Tamamen kendi hayatımdan çıkardıklarım. İnanmıyorsanız başınıza gelenlere bir bakın, bir de o olaylar başınıza gelmeden önce aklınıza gelenlere… Bununla da kalmayıp aklınıza gelenlerin dilinizden kaç defa ve hangi cümleler ile döküldüğüne…

Kendimden örnek… Tamam evi mevi yaktım ama hep de olumsuzdan gitmeyelim. Mesela ben hep şanslı olduğumu söylerim, şans da hep bana güler… İşlerimin rast gideceğine inanırım; nereye gitsem, ne yapsam işim hep denk gelir, su gibi akar.

Bence bu düşünülenin, söylenenin başa gelmesi ile ilgili de bir doğa (ya da evrensel de diyebiliriz) kanunu var.

Nasıl su yüz derecede kaynıyorsa, tohum belli nemde, sıcaklıkta patlıyorsa ve bunların nasıl olduğunu biz fizikle, kimyayla açıklıyorsak; bu düşünme, söyleme işinde de bir kural var. Hani Kuran’da açıklanır ya dünyadaki düzen Allah’ın koyduğu yasalara göre işler diye… İşte o misal bence bu konuda da bir yasa var. Her ne kadar biz henüz formülünü bulmuş, işleyişini tam anlamıyla çözememiş olsak da…

Sizi bilmem ama ben bu konuda çok hassasım. Artık kendi dilimin polisi olmuş haldeyim. Ne zaman olumsuz ya da umutsuz bir cümle kursam anında “iptal!” deyip olumlusunu söylüyorum. Ve ne ilginçtir nasıl bir ırkın ahfadıysak yakala yakala, düzelt düzelt bitmiyor bu cümleler…

Daha dün bir cümlemi daha yakaladım. Ve hemen “İptal! İptal!” dedim.

Şöyle ki babam bizim sülalenin çok uzun ömürlü olduğunu ifade etmek için der ki “bizim sülale damdan düşmeyince ya da araba çarpmayınca ölmez”

Gerçekten de babamın amcaları, dayıları hep araba çarparak öldüler ki zaten öldüklerinde hepsi sekseni, doksanı bulmuşlardı. Ben de matah bir şey gibi bunu söyleyip duruyorum. Bir fark ettim ki ben neyi çağırıyorum? Hani artık dam yok da araba kaynıyor her yer. Durduk yerde çarpılıp ölmenin ne manası var, şöyle üç gün yatak dördüncü gün toprak olmak varken, değil mi? 🙂

Öyleyse…

Dilimizde çiçekler açsın, dudaklarımızdan baldan tatlı cümleler dökülsün… Dökülsün ki hayatımız da çiçek kadar güzel, bal kadar tatlı olsun.

Olur mu?

Bilmem… Ama denesek ne kaybederiz?

Ne?

Hı? :):):)

 

Vahide Feray Uz

 

 

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/10/uc2.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/10/uc2-150x150.jpgneoadminGelişim-Yaşam
Şu dünyada ne geliyorsa başımıza dilimizden geliyor. Yok canım öyle patavatsızlıktan ya da lafını sözünü bilmezlikten bahsetmiyorum. Hele ki kırıcı dökücü konuşmalardan hiç söz etmiyorum! Eee koca koca insanlar olduk artık, bunların iletişim sanatında yeri olmadığını çoktan öğrendik. Şimdi ilkokul tedrisatı düzeyine dönmenin bir anlamı yok değil mi? Başka türlü bir...