FacebookTwitterGoogle+Share

Doğrudan konuya dalmak gerekirse, bir şeyler yazmak için illa bir konu bulmak gerekmiyor.

Klavyenin başına, son dönemlerde moda deyimle, ‘özgür’ klavyenin başına geçip, tuşlara basmaya başlarsın… Harfler kendi yolunu bulur. Ya da en azından bulmaya çalışır. Bir yerden girdikten sonra nereden çıkacağını, yalnızca klavyenin özgürleşen harflerinin dışındakiler bilir.

Şimdi de öyle. Geçen sayı için yazdıktan sonra, bu sayı için bekletmeden, patroniçeden ‘işaret’ fişeği yemeden yazıyı hazır edesim geldi. Yarın bayram başlıyor. Pek ilgilendiğim bir durum değil. Çalıştığımdan mı nedir, çok fazla ilgilendirmiyor bayram, maryam. Ancak, bu kadar savaşın, Müslüman olduklarını iddia edenlerin birbirlerini kestiği (iddia edenler diyorum, kapağında hoşgörü yazan bir inancın, bu kadar katliam duygulu olması!!!!) bir ortamda bayramlar belki insanları birbirlerine yakınlaştırır. Bir umuttur. Olmaz mı? Umuttur dedim ya.. Bilemem, ne olur? Ama, olsa iyi olur…

Neyse, harflere özgürlük dedik diye kendi kafasına göre gitmesine çok da izin vermemek gerekir. Biraz da, konu bulmak, o konuyu şekillendirmek gerekir. Konu deyince, ha deyince gelen bir şey de değil ki, bu konu denen nemenem şey…

Kadınları yazayım.

Hah! Hah! Hah!

Kendi kendime bir güldüm ki, sizi de ortak etmek istedim. Albert Einstein bile çözememiş, anlayıp, anlatamamış, ben kimim ki?

Olsun, bir şeyi anlatmak için anlamak gerekmez ki… Bence anlatırım, olmaz mı? İnsanlar, için yazılanların keyif verici olması, o yazıda kendine dair bir şeyler bulmasıyla doğru orantılı değil miydi? Zaten beş tane okuru olan biri olarak, beş taneden biri beğense süper, iki tanesi beğense harika olur, ötesini benim hayalim bile açıklayamaz. Ben yazayım da, ötesine, ötede…

Dediğim gibi, anlamak, açıklamak, ya da bilirkişi gibi, karar vermek değil hedefim. Yalnızca, özgür klavyeye izin vermek, ne çıkarsa bahtına demek. Hani sevgili bir büyüğün dediği gibi, ‘zurnada peşrev olmaz, ne çıkarsa bahtına…’

Yaradan, bir gün oturmuş, kendine bir oyun kurmuş. Oyunun içine, oyunu şekillendirecek bir takım oyuncular koymuş. Kimisini dört ayaklı, kimisini iki, kimisini kanatlı yapmış. Bazılarına hiçbirini vermemiş, ‘sürün’ demiş. Onların yanına ihtiyaçlarını karşılayacak, besin olacak, hareketsiz, olduğu yerde büyüyen bitkiler koymuş.

Sonra, bakmış oyun çok durağan gidiyor.

Daha sonra kendine ‘canlı’ diyen bir oyuncu daha koymuş. Bu oyuncuya diğerlerinden farklı olarak, oyunu geliştirsin, daha heyecanlı kılsın diye, düşünme yetisi vermiş. Verdiği düşünme yetisinin darlığından olacak, oyun bir süre sonra tatsızlaşmaya başlamış. Düşünme yetisine sahip canlıya arkadaş olsun, eş olsun diye, onu tamamlayacak lakin, farklı duyguları, farklı düşünce yapısı olan birini daha koymuş oyuna. Düşünenler, iki ayrı cins olarak yaşam oyununa dahil olmuşlar. (Not: Üçüncü cins yaradanın başlangıcında var mıydı, sonrasında mı gelişti bilinemiyor… Bu notu, ayrımcılık, küçümseme, eleştirme şeklinde algılamayın lütfen… Bu yalnızca onların varlığını kabul ederken isimlendirme beceriksizliği durumu…)

İşte bu yaratıyla iki ayrı cinsin oluşması sonrasında, oyun alanı tam yaradanın istediği (!) gibi birbirine giren, sürekli değişken, düzeni bir türlü tutmayan, bir adım sonrası bilinmeyen bir hale dönüşmüştü. Yani oyun alanı, tam bir eğlence merkezi olmuştu.

Yaradanın izlerken ‘umarım’ eğlendiği bir alan…

Neyse, yaradılış ve sonuçları değil konumuz. Konumuz, yaradanın ikiye bölüp, farklı düşünce, duygu yüklediği canlının ‘kadın’. Hedefim, ‘erkek’ tarafından biri olarak kadına bakmak ve anlatmak. Yok pardon, Tayfunca anlatabilmek. Her erkeğin benim gibi düşüneceğine inanmak gibi bir bencillik de yapamam.

Kadınlar; dünya üzerindeki en değerli, en karmaşık, en berbat, en heyecan verici, en yaratıcı, en dost, en gaddar, en güzel, en duygulu, en, en, en ve en kişileridir. Sorunun da, bir canlının üzerinde bu kadar ayrı duygu olması zaten, diye düşünüyorum. Bu kadar farklılığı içinde barındıran kadının kendisi (bizce bakışla gördüğüm durum bu da, onu ifade etmeye çalıştım), kendini çok iyi ifade ettiğini düşünüyor ve karşısındaki anlamadı diye sertleşiyor, farklı bir kimliğe bölünüyor.

Bir kadın diğer bir kadını, aynı yönden bakışla ya da en azından benzer duygularla incelediğinden kıyısından köşesinden algılayıp, çözüyor. Tam çözemese bile çözüme çok yaklaşıyor, sorabiliyor.

Şimdi aynı durumda bir erkek!!!

İşte size bir çuval manzarası… Eskilerden kalan bir atasözü, ‘Boş çuval dik durmaz’..

Erkekler, kadınlar karşısında tam bir boş çuval durumundadır. Algısı zayıftır. Tek yönlüdür. Basittir. Çözülmesi kolaydır. Bazen doğru adımlar, atarmış gibi olsa da, kısa ömürlüdür. Koşturduğunu sandığı yolda enseleniverir… Gerçi ne yapsın, erkek kısmı? Zaten genlerden, hormonlardan gelen eziyet nedeniyle taaaaa yaradan zamanından bu yana dertli, üstüne üstlük, kadın-anne tarafından eğitiliyor. Hem de, annenin hemcinslerinden korunma yöntemleriyle…

Yani buyurun buradan yakın…

Eee! Şey! Biraz daha yazacaktım da, ben bu yazıyı buraya getirene kadar, patroniçe yine zili çaldı. Artık, başka bir zaman, klavyenin ucuna takılırsa eklemeler yaparım, garibanlığımızı anlatan..

Sağlıcakla kalın..

Tayfun Özsoy

 

 

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/11/Slayt1.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/11/Slayt1-150x150.jpgneoadminAktüel
Doğrudan konuya dalmak gerekirse, bir şeyler yazmak için illa bir konu bulmak gerekmiyor. Klavyenin başına, son dönemlerde moda deyimle, ‘özgür’ klavyenin başına geçip, tuşlara basmaya başlarsın… Harfler kendi yolunu bulur. Ya da en azından bulmaya çalışır. Bir yerden girdikten sonra nereden çıkacağını, yalnızca klavyenin özgürleşen harflerinin dışındakiler bilir. Şimdi de öyle....