FacebookTwitterGoogle+Share

Hangi şehir?

Doğduğum şehir mi? Aklımın erdiği şehir mi? Hayal meyal görüntülerin, fotoğraf kareleri olarak asıldı kaldığı şehir mi?

Hangisi?

Konup göçtüklerim mi? Oturup kaldıklarım mı? Hangi şehir?

Bir şehre, bir aşkı yüklediğim şehir mi? Yoksa içinde kaybolup, yittiğim şehir mi?

Öyle geniş ki şehir kavramı, neresinden tutmalı, hangi yolundan girmeli, hangi sokağında oturup ağlamalı, hangi sevdanın konakladığı, o haram şehre selam yollamalı?

*   *  *

Şehir vardır; ürkütür insanı, adım atmaya korkarsın, öyle uzak, öyle yabancıdır ki senin mazbut hayatına… Yabancı gelir, her ne kadar ismi, adın kadar tanıdık gelse de… Namı bütün dünyayı sarsa da…

Sana eldir, sana uzaktır. İçine girmek istemezsin.

Bir minik can olursun o şehrin adı geçtiğinde ve bulamazsın o minik canı kucaklayacak şefkati, o şehrin adında…

Uzak durursun. O bütün zenginliklerini nispet yapan kadınlar gibi hergün boy boy fotoğraflarla, geçmişiyle, ihtişamıyla serse de gözlerinin önüne… İstemezsin! Senin aradığın; tanıdıklığın sıcaklığı, bildikliğin saran kollarıdır.

“Var git sen sana yakasını kaptırmışların yari ol, var git onları sar kollarınla, var git onlarla oyna binbir entrikayı içeren oyunlarını… Ben seninle baş edemem, ben seni yar diye belleyemem, ben senin oynaklığınla başa çıkmam…” dersin. (İstanbul)

*   *  *

Şehir vardır, gözünde çocukluğunun, gençliğinin, ilk aşkının, ilk kırılmışlıklarının, ilk sevinçten havaya uçmuşluklarının resimleri asılıdır.

Dizindeki yara izi  taşının, yüzündeki sivilce izi ergenliğinin, yüreğindeki eski sızı ilk kalp çarpıntının, gizli sandığındaki mektuptaki damga ilk ayrılığının armağanı olan o şehir…

Üstünden onlarca yıl geçse de o şehirden her geçişte bir şarkı takılır diline: “Şurası göz göze geldiğimiz yer, şurası diz dize olduğumuz yer…” Ve gözünün değdiği her yerde kendini görürsün. Bir iç sızısıyla, zamanın hızına hayıflanırsın.

Daha dün gibidir oralarda koşturup binbir yaramazlık yapıp anneni deli edişin, kendini dünyanın en akıllısı sanışın, babanın sırtında namazlara duruşun, hasta olup sofra başlarında kusuşun, Aziz Nesin’in kitabını istedin diye kitapçıdan kovuluşun, sınıfta cebine koyulan mektupları okuyunca kızarışın, üniversiteyi kazanamazsam rezil olurum diye korkuşun, merhabaları vedaları öğrenişin…

Baştan ayağa izdir, o şehir senin için… Elini yüreğinde ya da bedeninde her gezdirişinde sana vurduğu binbir damgayı hissedersin ki bazılarını sevip okşarsın ömrün oldukça, bazılarını da silip atmak istersin gücün yettiğince…. (Bolvadin)

*   *  *

Şehir vardır, bir yabancı gibi ayak bastığın bir süre sonra sen olan…

Daha kendi başına yürümeye ilk adımını atarken tanıştığın… Düşe kalka toza toprağa bulaşa bulaşa yürüdüğün… Ana baba kucağından kendi kucağına koştuğun… Hayatın sınavlarına kendi başına cevaplar verdiğin, bazen çok fena çuvallayıp bazen kendine en büyük aferinleri dediğin… Tay tay yürümelerden başı dik yürümelere geçtiğin… Kendin olduğun şehir, kendinin olur bir süre sonra…

Orada ananın kucağındaymış gibi güvende hissedersin kendini. Çoğu semtini bilmesen de, yollarını öğrenemezsen de senindir o şehir; tıpkı sırtını görmediğin halde o sırtın sana ait olduğu kadar.

O şehrin sendeki varlığı ağdır. İlmek ilmek örülmüş insanlar ağı, yaşanmışlıklar ağı, öğrenilmişlikler ağı, düzen ağıdır. Ve sen o şehirde görünmez bir ağın esareti altında, bu esaretten memnun yaşarsın.

Dünyanın en güzel şehrine de gitsen tıpkı kendi yatağını özler gibi o şehri özlersin. Sokaklarında caddelerinde babanın evindeymiş gibi dolaşır, bilmelerin, ait olmaların sonsuz güveninde, huzurla soluk alırsın. (Ankara)

*   *  *

Şehirler vardır memleketindir.

Gövden başka şehirlerde yaprağa çiçeğe dursa da köklerin o şehrin topraklarından beslenir. Gönlünün bir yarısı hep o topraklardadır.

Sana o şehrin kokusu bir başka gelir. Babaocağının dumanı tüter içinde… Bir yemin gibi bağlıdır yüreğin o şehre… Her hücrende o şehrin görünmez mührü vardır. Ve o mühürde aslın, neslin kayıtlıdır. Ve o kayıt senin kutsalındır.

O şehrin ne taşına, ne toprağına, ne adetine, ne töresine, ne diline ne de insanına toz kondurtmazsın.  Ayağının bir teki, gönlünün bir yarısı oradır. O şehir; anan demektir, o şehir baban demektir, o şehir dünden yarınlara uzanan ömrün demektir. Gitmesen de görmesen de o şehir, senin şehrindir.

Anandan babandan devralıp, çocuğuna devredeceğin kökün kökenindir. (Senirkent)

*   *  *

Şehirler vardır… Bir yar ile girer hayatına… O güne kadar adını duymadığın o şehre kurulur yüreğinin saati. O şehrin adının geçtiği her söz senin Kabe’n olur. Dönersin yüzünü o söze, yarinin adını tavaf eder gibi…

Merak edersin orada sıcaklık kaç derece diye, sanki yar ile üşüyüp yar ile yanacakmışsın gibi… Yollar açık mı diye merak edersin yarın sana koşup gelecekmiş gibi. Mektuplar yazarsın onun şehrinin yerel kelimeleriyle, “ben seni bak bu kadar içime sindirdim” der gibi…

Ve korkularına yem ettiğinde sevgini, silinsin istersin o şehir haritalardan, haber bültenlerinden, gazetelerden, türkülerden, kitaplardan… Silinsin! diye acıyla feryat edersin. Sanırsın ki şehir silinince acıların da silinecek.

Oysa şehrin günahı ne? Günah da sende hata da…

Sana haram şehrin siluetiyle yaşarsın bir süre… Sonra zaman tutar elinden ve ağır bir hastalıktan kurtulur gibi yavaş yavaş daha az sızıyla bakarsın, yüreğindeki “sana haram” şehrin siluetine… Ve bir gün gelir o şehrin adını diğer şehir adları gibi sızısız telaffuz edersin. İşte o zaman anlarsın ki sen ve o şehir artık azatdır; acılardan hüzünlerden. Ve helaldir artık o şehir sana, tıpkı yüreğinde bohçalayıp sakladığın anıların kadar. (???????)


*   *  *

Şehirler vardır konup göçtüğün… Saçlarındaki rüzgarın esintisi gibidir. İz bırakmaz, mühür vurmaz. Ne sahibisindir o şehrin, ne de gönüllüsü.

Bir selamlıktır merhabaların… Tanıyamazsın aslını töresini… Tadımlık bilgiler edinirsin, “bildiklerim büfesine” süs diye koymak üzere. Fotoğraflar çekersin konup göçmüşlüğünün hatırasına dayanak olsun diye.

Bir kaç anı kalır sende isimlerden, mekanlardan azade… Ne verdiğin telefonlar çalsın istersin ne de aldığın telefonları çaldırırsın. İşte öylesine yaşanmış gelip geçmiştir o şehrin insanları, sokakları, caddeleri hayatından…

Ve alınan hatıra eşyalar kadardır hükmü…  (Her Şehir:) )

 

Feray UZ

(Hep bilmişlik yapıp ahkam kesecek değilim ya… Bu ay da biraz duygusal takılayım dedim desem de inanmayın 🙂 Tembellikten  yazamayınca müflis Yahudiler gibi eski defterleri karıştırıp, bu yazımı buldum, ayı kurtardım 🙂

 

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/11/wallpaper-1621767.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/11/wallpaper-1621767-150x150.jpgneoadminGelişim-Yaşamferay uz,şehir
Hangi şehir? Doğduğum şehir mi? Aklımın erdiği şehir mi? Hayal meyal görüntülerin, fotoğraf kareleri olarak asıldı kaldığı şehir mi? Hangisi? Konup göçtüklerim mi? Oturup kaldıklarım mı? Hangi şehir? Bir şehre, bir aşkı yüklediğim şehir mi? Yoksa içinde kaybolup, yittiğim şehir mi? Öyle geniş ki şehir kavramı, neresinden tutmalı, hangi yolundan girmeli, hangi sokağında oturup ağlamalı,...