FacebookTwitterGoogle+Share

Jung her şeyden çok Freud’un ruha karşı tutumunu garip buluyordu. Çünkü Freud, bireyde ya da bir sanat yapıtında zihinsel bağlamda ruhsallığın ifadesinden söz edildiğinde, kuşkuya düşüyor ve bunun bastırılmış cinsellik olduğunu vurguluyordu. Doğrudan doğruya cinsellik olarak nitelendirilmeyecek şeyler bile hemen psiko-cinsel oluveriyordu. Jung, Freud’un bu varsayımına, kültürün sonu olabileceği endişesi ile karşı çıktı. Böyle varsayıldığında kültür, cinselliğin bastırılmasının kötü bir sonucu olabileceği için, Jung için durum komik bir hale geliyordu. Freud, Jung’un bu çıkarımına karşılık “Evet öyledir, bu da kaderin karşı koyamayacağımız bir cilvesidir” gibi bir cevap verdi.

Jung bunları duymazdan gelemedi, kabul etmesi de mümkün değildi. Fakat hala Jung, Freud ile tartışacak kadar kendini yeterli görmüyordu. İlk buluşmalarında Jung’a önemli gelen bir şey daha vardı. Fakat ancak Freud ile dostlukları sona erdikten sonra düşünüp ne olduğunu çıkarabildi. Freud’un, kendi kurduğu cinsellik kuramına, duygusal anlamda ne kadar inandığı ve bağlı olduğu su götürmez bir gerçekti. Ondan bahsettiğinde Freud’un sesi heyecanlı, kaygılı ve telaşlı oluyor ve her zamanki kuşkucu ve eleştirel halinden eser kalmıyor, yüzünde nedeni Jung tarafından hiçbir zaman anlaşılamamış, garip bir duygusallık beliriyordu. Cinselliğin Freud’un gözünde bir çeşit numinous (esrarlı, esrarengiz şey) olduğu, Jung tarafından güçlü bir şekilde sezinleniyordu.

Bu sezginin doğruluğu üç yıl kadar sonra, 1910 da yine Viyana’da Jung’un Freud ile yaptığı bir konuşma esnasında ortaya çıktı. Freud, “Sevgili Jung, cinsellik kuramından hiçbir zaman vazgeçmeyeceğine söz ver. Bu çok önemli. Bunu aşılmaz bir kale, bir dogma haline getirmemiz gerekli” dedi. Bu sözleri, bir babanın oğluna, “Bana söz ver oğlum, her Pazar kiliseye gideceksin” der gibi büyük bir duygusallık içinde söylemişti. Jung, Freud’un bu sözleri karşısında şaşırarak “ Neye karşı bu kale ?” diye sordu. Freud soruyu “ Kara çamur seline karşı” diye yanıtladı. Sonra biraz duraksadı ve “Doğaüstü güçlere karşı” diye devam etti. Jung özellikle “dogma” ve “kale” sözlerinden kaygılanmıştı. Çünkü “dogma”, o düşünceye karşı duyulan kuşkuları bir kalemde silmek amacıyla kurulan ve tartışmaya açık olmayan bir inançtır ve bu inancın artık bilimsel değerlendirmeyle ilgisi kalmaz, bireysel bir güç dürtüsüne dönüşür.

Jung için Freud ile dostluğunu canevinden vuran da bu oldu. Freud’un bu tutumunu, Jung hiçbir zaman kabullenemedi. Freud’un “doğaüstü güçler” dediği olgu, felsefenin, dinin ve gelişen çağdaş parapsikoloji biliminin ruhla ilgili ortaya çıkardığı her şey demekti. Jung’a göre cinsellik kuramının da bunlardan bir ayrıcalığı yoktu. Yani başka düşünce sistemlerinin çoğu gibi, o da kanıtlanmamış bir varsayımdı ve sonsuza kadar korunması gerektiği gibi bir anlam yüklenemezdi. O zamanlar doğru dürüst anlayamamış olmasına rağmen Jung, Freud’da bilinçdışı dinsel faktörlerin, bir yanardağ gibi patlayışını görmüştü ve O’nu tehdit eden bilinçdışı etmenlere karşı korunması için, yardıma ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Bu görüşme Jung’un aklını daha da çok karıştırdı. O güne kadar cinselliğin tehlikede olduğunu ve sadık kalınması gereken bir kavram olduğunu hiç düşünmemişti.

Cinselliğin Freud için başka insanlara oranla daha önemli olduğu kesindi. O’na göre dinsel bir huşu içinde gözlemlenmesi gerekiyordu. Bu tür derin inançlar karşısında insan utangaçlaşır ve çekinmeye başlar. Jung’a da aynı şey oldu ve konuyla ilgili ağzında bir şeyler geveledi ve susuverdi. Kısa bir süre sonra da görüşmeleri bitmişti zaten. Jung hem şaşırmış, hem de utanmıştı. Bilinmeyen yeni bir dünyadan, yepyeni düşüncelerin kendine doğru akışını hissediyordu. Açıkça anladığı bir şey vardı. Herzaman dinsiz olduğunu vurgulayan Freud, bir doğma yaratmış, daha doğrusu yitirdiği kıskanç bir Tanrının yerini başka bir zorlayıcı imgeyle, yani cinsellikle doldurmuştu. Bu imge aslı kadar ısrarlı ve yargılayıcı, buyurgan ve tehditkardı. Ahlaksal açıdan ise daha da belirsizdi. Ruhsal açıdan daha güçlü bir araca, nasıl ki “yüce” ve “şeytani” gibi göndermelerde bulunulmuşsa, bu durumda da cinsel libido, deus absconditus yani gizli ya da saklanmış bir tanrı rolünü üstleniyordu.

Göründüğü kadarıyla bu değişim, Freud’un bu yeni tanrısal prensibi, dinin verdiği sıkıntılardan kurtulmuş ve bilimsel açıdan tartışılmaz görmesini sağlıyordu. Oysa özünde, mantıksal açıdan karşılaştırılması imkansız iki karşıtın, yani Yehova’nın ve cinselliğin psikolojik nitelikleri değişmiyordu. Sadece adları değişmişti ve kuşkusuz bir de görüş açısı… Freud’a göre “Yitik Tanrı” nın artık yukarılarda değil, aşağılarda aranması gerekiyordu. Sonuçta, daha güçlü araç için adının bazen bu, bazen de şu olması fark eder mi diyordu Freud. Psikoloji olmasaydı ve onun yerini somut nesneler alsaydı, bunlardan biri yok edilir, yerine başka bir şey konurdu. Oysa gerçekte, yani psikolojik deneyim konusunda sorunlar asla ortadan kalkmaz sürer giderdi. ,

Asıl sorun, duyduğumuz anksiyeteden, vicdan azabından, suçluluk duygusundan, zorunluluktan, bilinç dışından ve içgüdüden nasıl kaçılabileceği, ya da onların üstesinden nasıl gelinebileceğidir. Bu, aydınlık ve ideal bir açıdan başarılamazsa, soruna karanlık ve biyolojik açıdan yaklaşıldığında daha şanslı olma olasılığı yüksektir…

Devamı Neoderin gelecek sayısında….

Nuran Nora Aydınlar

Kaynak ; Jung/Anılar, Düşler, Düşünceler.

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/11/freudjung.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/11/freudjung-150x150.jpgneoadminAktüelfreud,jung,nora şifa,psikanaliz
Jung her şeyden çok Freud’un ruha karşı tutumunu garip buluyordu. Çünkü Freud, bireyde ya da bir sanat yapıtında zihinsel bağlamda ruhsallığın ifadesinden söz edildiğinde, kuşkuya düşüyor ve bunun bastırılmış cinsellik olduğunu vurguluyordu. Doğrudan doğruya cinsellik olarak nitelendirilmeyecek şeyler bile hemen psiko-cinsel oluveriyordu. Jung, Freud’un bu varsayımına, kültürün sonu olabileceği...