FacebookTwitterGoogle+Share


O sabah gün  doğmadan alaca karanlıkta kalktık. Hemen üstümüzü giyinip yola çıktık. Çıkacağımız 300 metrelik bir mesafeydi ve az bir mesafe olduğu için memnundum. Ama karanlıkta yol almak oldukça zordu, önümüzü görmüyorduk. Rehberlerimizin elindeki küçük fenerler yardımı ile ilerliyorduk.  Ve şunu da fark ettim ki, bu saatlerde nefes almak daha da zordu. Sanki hava tükenmişti. Ciğerlerimi doldursam bile hava yeterli  gelmiyordu ve nefes nefese kalıyordum. O 300 metre hiç de sanıldığı kadar az değildi.  Yolumuzda yine merdivenler vardı ancak bazıları o kadar yüksekti ki bir el yardımı gerekiyordu çıkabilmek için.  40 dk lık zorlu bir tırmanıştan sonra gün doğmak üzereyken zirveye ulaştık.  Güneş Himalayaların arasından doğdu ve karşımıza muhteşem bir manzara çıktı. Hava o kadar berraktı ki bütün dağlar önümüzde net bir şekilde görülebiliyordu.  Rehberimiz bile bizim çok şanslı olduğumuzu bütün dağların hepsinin genelde bulutlar yüzünden görülmediğini söyledi. Annapurna I-II ve III,  kutsal Machapuchare dağı tüm görkemi ile önümüzdeydi.  Bol bol fotoğraf çektim. Her dakika ortam değişiyor aynı yerleri defalarca fotoğraflıyordum.  Hepsinde farklı bir görsellik, farklı bir ışık oluyordu. İyiki buraya gelmişim bütün yaşadığım bu zorluklara değer dedim.


İnişe geçtiğimizde mutluydum. O gece konakladığımız yerde konaklayacaktık yine ve bugün ne bir iniş vardı ne de bir çıkış. Dinlenecektik bütün gün. Zaten bugün başka da bir tırmanış yapmak istemiyordum.  İndiğimizde kahvaltımızı yaptık, duşumuzu aldık ve capuchino mu yapıp günün keyfini çıkardım. Öğleden sonra hava karardı ve şiddetli bir yağmur başladı. İçeride diğer turistlerle birlikte, konakladığımız Lodge’un yemekhanesinde oturuyorduk. Turistler kimisi kağıt oynuyordu, kimisi derin muhabbetler ediyordu. Her dilden konuşmalar içeriyi sarmıştı. Önümdeki masada kağıt oynayan alman bir aileyi izliyordum. O sırada yüzüme bir şey çarptı. Ne olduğunu anlayamadım. Bir daha bir daha çarptı ve kocaman bir böcek sanarak telaşlandım elimle savuşturmaya çalıştım. O sırada turistlerden birisi bana butterfly (kelebek) dedi. Bir baktım gerçekten de bir kelebekti ve yüzüme yüzüme uçup çarpıyordu.  Daha onun şaşkınlığı üzerimden gitmeden rehberimiz yanıma geldi ve gel dışarı sana bir şey göstericem dedi.  Peşinden dışarı çıktım. Hala yağmur yağıyordu ve gökyüzünde 3 tane gökkuşağı çıkmıştı.  O an kelebeğin bana bunu haber vermek için yüzüme çarptığını anladım. Kelebek yine yapmıştı yapacağını.  Gökkuşağının fotoğraflarını çektim bol bol içimde bir mutlulukla.

Ertesi sabah erkenden yola çıktık yine. Artık iniş başladığı için bugün daha kolay olacak diye seviniyordum ama inmiyor çıkıyorduk. Ben yine mızıldanmaya başladım. Ne zaman inmeye başlıycaz demeye başladım. İki saatlik bir tırmanıştan sonra nihayet inişe geçtik. Ama bu sefer  ıslak zeminde ayağım kayıp birkaç defa düştüm ve sağ el bileğimin üzerine düştüğüm için bileğimi incittim. Yine küfür etmeye başlamıştım.  Yedi saatlik bir yürüyüşten sonra konaklayacağımız yere vardık. Ancak bacaklarım korkunç ağrıyordu. İniş yolunda farklı kaslar çalıştığı için ve kaymamak için büyük çaba harcadığımız için bacak kaslarım yorulmuştu. Artık bir günlük yolumuz kalmıştı ve günün sonunda Pokhara’daki  güzel otelimize ulaşacaktık.


Yine sabahın köründe yollara düştük. Bugün artık bacaklarımda hiç güç kalmamıştı. Bir gün önceki ağrılar hiç azalmamıştı ama yola devam etmek zorundaydım. Ve yine düşmeye başladım. Artık iyice isyan etmiştim. Bu yolun bir an önce bitmesini ve bu dağdan kurtulmayı istiyordum. Yine arkada yürüyordum ve düştükten sonra canımın acısı ile “Beni sevmiyor musun? Ben de senden nefret ediyorum. Bugün bitiyor ve senden kurtulucam!..” diye bağırdım.  Bunu söyledikten beş dakika sonra yine kendimi yerde buldum. Bu sefer belimi bir taşa vurmuş ve yolda akan suyun içine düşmüştüm. Elimde fotoğraf makinası ıslanmasın diye bir elimi havaya kaldırmıştım. Rehberimiz beni gördü ve yerden kaldırmak için yanıma geldi. Ben artık ağlamak üzereydim.  Kendimi bitkin, yorgun ve çaresiz hissediyordum. Rehberimiz o sırada yerdeki bir taşı işaret ederek; “Yerdeki boncukları toplayayım mı?” dedi. O anda gördüm ki hep üzerine düştüğüm sağ bileğimdeki bileklik kopmuş ve  boncukların bir kısmı bir taşın üzerine dökülmüş bir kısmı da suya düşmüştü. O an da anladım. Dağ benden armağanını zorla almıştı. O yazdığım uyduruk şiir ile geçiştirdiğimi sandığım sözümü dağ zorla yerine getirmemi sağlamıştı. O bileklik değersiz bir şeydi ama benim kalbimde çok değerliydi. Çok eskiydi, seneler önce çok sevdiğim bir yerde almıştım ve o zamandan beri bileğimden çıkarmamıştım. Ona ne zaman baksam bana o güzel günlerimi hatırlatıyor ve yüzüme bir gülümseme veriyordu o bileklik. İşte dağ benden böyle değerli bir şey almıştı.  Suyun içindeki boncuklara bakarken gözlerim doldu. Gözlerimden yaşlar boşandı. Dağı anladığımı, onu sonunda gördüğümü hissetmiştim.  Hatta dağın benimle iletişim kurduğunu hissetmiştim.  Aynı zamanda yıllardır kolumda taşıdığım anılarımla vedalaşma vaktimin geldini anlamıştım. Bu duyguyla gözlerimden yaşlar boşalmıştı.  Rehbere; “Hayır toplama” diyebildim güçlükle.  Dönüş yolunda yol boyunca ağladım.  Bir ara ağlayan ufak bir çocuk gördüm. Etrafını onun gibi minik arkadaşları sarmıştı. Çocuğa sarıldım onunla birlikte ağladım. El ele tutuşup yolun bir kısmını birlikte indik. Evinin önüne geldiğimizde sarılıp vedalaştık. Giderken eline çantamda bulduğum son şekerlemelerden verdim.  Yüzüne küçük bir gülümseme koydum ve benim de yüzüme bir gülümseme bir ferahlama geldi. Onun göz yaşları durduğunda benimkiler de durdu. Keyfim biraz yerine geldi ve  bizi araçla alacakları noktaya kadar bu ruh haliyle devam ettim.


Otele vardığımızda, ilk iş rahatlamak için bir duş aldık. Üzerimdekileri çıkarıp hasar tesbiti yaptığımda, kalçamın üzerinde kocaman bir çürük olduğunu gördüm. Ama işin ilginç yanı çürük kocaman bir kalp şeklindeydi. En son düştüğümde kalçamı taşa vurduğumda olmuştu bu çürük. Ve bu olmadan önce ben dağa “Beni sevmiyor musun? Ben de senden nefret ediyorum!”  demiştim. Dağın cevabını almıştım. Beni seviyordu… Ancak onun söyleme yolu çok farklıydı. Arkadaşımla durumuma kahkahalarla güldük….

 

Gülcan Çakır

 

 

 

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/12/DSC_0084-2.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/12/DSC_0084-2-150x150.jpgneoadminAktüelgülcan çakır,my love nepal,neoder,neoglance,nepal
O sabah gün  doğmadan alaca karanlıkta kalktık. Hemen üstümüzü giyinip yola çıktık. Çıkacağımız 300 metrelik bir mesafeydi ve az bir mesafe olduğu için memnundum. Ama karanlıkta yol almak oldukça zordu, önümüzü görmüyorduk. Rehberlerimizin elindeki küçük fenerler yardımı ile ilerliyorduk.  Ve şunu da fark ettim ki, bu saatlerde nefes...