FacebookTwitterGoogle+Share

neoglanceKaç insan, “Nereden geldim nereye gidiyorum?” diye hayatında kendisine hiç değilse bir kere sormamıştır? Kim kutsal kitaplar ve arkeolojik buluntularda bizden önce yaşamış atalarımızın belki de bazen bilimötesi diye adlandırdığımız hikâyelerini en azından kulaktan dolma da olsa duymamıştır?

Eski kültürlerin hepsinde yer alan yaratılış ve tufan hikâyeleri sanki yaşanmamış da büyükler tarafından bir sonraki kuşağı “yoldan çıkmasınlar” diye korkutmak üzere uydurulan masallar gibi algılanmıştır çoğu kez. Sanki dünya kuruldu kurulalı hep böyleymiş gibi kabul ederiz ve ne kadar bilsek de kabul etmekte zorlanırız atalarımızın bizimle aynı koşullarda olamadığını. Dünyanın sadece bizim kuşağımızı, evrenin de sadece salt bizim gezegenimizdeki yaşamı barındırmadığını kabul etmekte zorlanırız… Kendimizi o kadar yüceltiriz ki sanki evrenin merkezi biziz ve kâinat sadece mavi dünyamızın etrafında döner. Oysa artık herkes açıkça hissedebiliyor ki bilmediğimiz çok farklı yaşamlar ve gerçekler var başka boyutlarda.

Eğitim sistemimiz içinde öğrendiğimiz standart çağ tablosu doğru orijinden mi başlamıştır ve bize gerçeklerin ne kadarını aktarmıştır? Tarih ne kadar bütünüyle öğretilmiştir tüm insanlığa? Eğitim sisteminin içinde donatıldığım bilgilerin bana yetmediğini hissettiğimden beri farklı bulduğum her bilgi kaynağının peşinde sürüklenerek geçti uzunca yıllarım. Kulaktan dolma verileri bir tarafa atıp, aslında bilimin içinde yer almamasından hayal kırıklığı hissettiğim pek çok bilgiye yine pozitif bilimin eğitimden geçmiş, aklı başında insanların eserlerinde rastlayınca, kendi adıma ve tüm dünya adına korkunç ızdıraplar hissettiğim anlarla doludur hayatım. Ne yazık ki bunca senenin eğitimi ve yaşanmışlığıyla geldiğim noktada, kendimi bilim ya da bilimi bilinçli olarak eksik kullanan güçler tarafından aldatılmış hissetmem ne acıdır. Benim gibi düşünenlerin hiç de az olmadığını biliyor olmam, beni bilime düşmanmış gibi algılanmak korkusundan kurtarıyor ne mutlu ki…

Kopernik, Galileo, Kepler, Descartes, Newton gibi sayısız Rönesans bilimcisinin çalışmalarının ışığında temelleri atılan rasyonel ilerleyiş, evrenin değişmez kurallarla yönetildiğine dair mekanik ve sadece beş duyu ile gerçeğin algılanabileceği görüşü; mantığı, somut deneyimi ve bireyselliği savundu. İnsan doğuştan günahkâr olarak doğmaya mahkûmdu ve deneyimleri doğrultusunda kendi kaderini belirleyecekti.

Trigonometri, matematik, cebir, fizik, analitik geometri temelleri atıldıktan sonra yenilikçi bilim adamlarının destek çalışmalarıyla simya, numeroloji, astroloji, ilahiyat ve ruhbilim gibi alanlar da zenginleşti. Örneğin Newton fizik ve bilim çalışmalarıyla tanınmasına rağmen madde dışı bilim diyebileceğimiz alanlarda pek çok çalışma yapıp yazılar yazmıştı.  Descartes Cebiri matematiğe uygulayarak analitik geometrinin temelini attığında uzayın maddelerle dolu olduğu varsayımını öne sürdü. O zaman için doğru ya da yanlış olduğu anlaşılamayan varsayım, günümüzde kuantum mekaniği ile anlam kazanmış, uzaydaki maddeler negatif ve pozitif olarak kabul edilmiştir.

Rönesans ile ilgili tarih sayfalarının arasında yer almasından kaçınılan bu gerçeklerle ilgili bir soru sormaya hakkımız olduğunu düşünüyorum:

Bu çalışma alanları neden on sekiz ve on dokuzuncu yüzyıl biliminin etkili bir parçası olamadan sayfa aralarına ötelendi?

Cevap zamanımızın en güçlü kurumlarında saklıdır. Bu kurumların neler olduğunu dile getirmeden önce güya bilim çağı diye adlandırdığımız günümüzde yükselen yanlış değerlerin neler olduğuna bakmak gerekir! Doğaüstü ve tanrının müdahalesi diye kabul edilen mucizelere doğal açıklamalar getirildiğinde hangi kurumlar üstünlüğünü kaybedecekti? Bilgiler erişilebilir olsaydı ve tüm insanlarla paylaşılsaydı hangi güçle insanın üzerinde etki alanı yaratılıp kolayca yönlendirilecekti? Hangi korkularla zapt altına alınabilecekti bunca halk?

Avrupa’da etken en eski örgütlü yapı olan kilise, Rönasans’ın ilerleyen dönemlerinde kendince en mantıklı yolu seçti ve bazı şeyleri halktan saklamanın gerekli olduğuna; çalışmaları için maddi desteğe ihtiyacı olan bilim adamlarını malum yolla ikna etti. “Mevcut sistemi bozacak yeni bilimsel verileri ve bilgileri kendinizde ve bizde saklı tutarsanız sizi destekleriz ve ancak bu yolla bizden maddi destek alabilirsiniz” dediler. Ne yazık ki çoğunlukla da başarılı oldular ve bu yolla sonuçları günümüze kadar uzanan ve demokrasi bilincinin içinde sinsice gizlenen hep şikayetçi olduğumuz gizli kast sistemi oluştu. Bir tarafta yeni icatları ve teknolojiyi kullanıp nesillerle aktarılan servetlerin sahibi kilise dostu kapitalist aileler, bir tarafta işçi sınıfı ve tüketici pazar potansiyeli taşıyan gelişmekte olan ülkeler…

Bilimin para tuzağına düşmüş olmasıyla metafizik deneyimleri “anormal”, bilincin en önemli unsurlarını ” paranormal” adı altında karalayan resmi bilim sonucuna gelindiğinde artık çok geç olmuştu ve insan kişisel güçlenme yolunda ilerlemek yerine endüstriyel gücün elinde oyuncak oldu. Motorlar, rafineriler, şehirsel büyüme, kutu gibi binalar, maden atıkları, çöpler, arıtımsız fabrikalar ile dünyadaki ekolojik dengenin bugün ne halde olduğunu artık iki yaşındaki çocuklar bile biliyor.

Kilisenin bütün bu baskısına rağmen o günün bazı ünlü bilim adamlarının bugüne kadar uzanan esrarengiz örgütlenmelerinin rivayetleri mevcuttur.  Kilisenin ortaya çıkmasında sakınca gördüğü bir sürü gerçeği korumak, saklamak ve gelecek nesillere hiç değilse kendi örgütlenmelerinin içinde aktarmak için kurdukları işbirliği, zaman içinde ortaya çıktıkça maddesel bilimi tek seçenek kabul edenleri şaşırtıyor. Hala sırlarının gerçekte ne olduğunu pek çoğumuzun bilmediği gizli evraklar, yazmalar, dosyalar hakkında tüm dünyada dolaşan bilgiler, doğruluklarını ne kadar koruyabilmişlerdir kimse bilemiyor ama kırıntıları bile mucizevi görülebiliyor.  Gerçeklerin tamamı ne kadar büyüleyicidir hayalini kuramıyorum. Bu gizli örgütlenmelerle ilgili Burak Eldem’in yazdığı kitaplardan özellikle Marduk ve Fraternis okunmaya değer bir araştırma örneğidir.

Mistik- metafizik- spritüel- anormal- paranormal olarak tanımlanan bazı ezoterik bilgilere sahip pek çok gizli örgüt bütün engellemelere rağmen varlıklarını günümüze kadar taşısalar da pek çoğu yine içlerinde bulunan yanlış enerjilerin etkisiyle pek çok kişi tarafından gerçekten zararlı menfaatlerin kurbanı olmuştur. İçlerinde sağlam kalabilen bilgi kırıntıları gerçek bilinç taşıyan insanların eline geçtikçe değerlendirilip insanın hizmetine verilmeye başlanmıştır.

Bu bilgilerden örneklemeler yaparken konu çok dağılmış gibi görünse de değinmekte fayda var:

Şimdi metafizik işte deyip bir tarafa ötelenen bazı bilgiler, kuantum düşüncesi adı altında yeni bilimde yer alana kadar epeyce akademik ilke ile mücadele etmek zorunda kalsa da fizik, “bilinci” yeniden keşfetmiştir. Psikoloji insana bütünsel açıdan odaklanmaya yönelmiştir. Tıp artık kendi kendini yeniden iyileştirme gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştır. Doğal bilimler ve spiritüalizmin (din değil) canlanmasıyla bilim ötesi hak ettiği yere doğru ilerlemeye başlamıştır.

Fizikçiler atomdan daha küçük taneciklerle ilgili çalışmalar yaparken bilincin etkisiyle karşı karşıya kalmışlardır. (CERN‘deki çalışmalar ilginç bir noktaya doğru ilerliyor)…

Tıpta ilaçların etkisi ispatlanmaya çalışılırken Plasebo çalışmalarının da yardımıyla zihnin iyileştirici gücü açıkça ispat edilmiştir.

İnsanın orijinini ve aralarındaki farkları incelemeye çalışan genetik bilimciler, geriye doğru gen taraması yaptıklarında sayısı sınırlı birkaç ortak atadan geldiğimizi ve genlerimizin atamız kabul ettiğimiz fosillerin genlerinden çok farklı olduğunu tespit etmişlerdir. Sanki bugünkü modern insan aniden bir yerlerde tohumlanıp birden bire ortaya çıkmıştır ve bu gerçek, evrim teorisini ciddi olarak tartışmaya açmıştır. Özellikle değişime uğramadan nesiller boyu anneden aktarılan mitokondriyal DNA,  evrim konusunda bilinen her şeyi tepetaklak eden esrarlı bir gerçektir.

Atamız olduğu bize öğretilen fosillerle bugünkü genetik yapımızın hiç bir bağlantısı olmadığının ortaya çıkması özellikle Sümer yazıtları ve tarihiyle ilgili en ilginç fikirleri savunan Zecheria Sitchin’i yeni bir gözle değerlendirmemizi gerektirmektedir. Sitchin, insanın bugünkü yapısının müdahale ile yaratıldığını ve başka dünyalardan gelen varlıklar tarafından laboratuar koşullarında “Tanrının Oğulları” denilen erkek spermi ile dünyalı ilkel dişinin yumurtasından yapay döllenme ile gerçekleştirildiğini ifade etmektedir. Sümerlerle ilgili yaptığı otuz yıllık bir çalışma sonucu çıkardığı dünya kronolojisi, bugün bize bütün inançlarımızı yıkacak kadar farklı ve ters gelmektedir. Oysaki yapılan genetik çalışmalar, arkeolojik buluntular ve ilahi sayılan kaynakların bilgileri gitgide birbirini destekler doğrultuda yol almaya devam ediyor. Özellikle tufan ve sonrasına ait gen çalışmalarının vardığı nokta Sitchin’i tamamen doğrulamaktadır.

Oxford Üniversitesinden Bryan Sykes’ın mitokondrial DNA çalışmalarına göre Avrupa’daki insanlar 45.000 yıl önce 7 kadından (Havva’nın kızları) ortaya çıkmıştır. Sitchin’in kitaplarında anlattığı dünya kadınlarının yumurtaları ile tanrının oğullarının spermlerinin birleşmesi tezini doğrulayan tek kanıt bu da değildir üstelik. ( Dişi Mitokondrial DNA, hücre içinde erkek DNA ile etkileşmeden kilitli bir sandık gibi sadece anneden kızına geçmektedir ve bozulmadan uzun nesiller boyu taşınmaktadır.)

Daha sonraki binyıllarda ise laboratuar dışında gerçekleşen Tanrı oğulları ve Havva kızları arasındaki gerçek cinsel birleşmeler ile olan doğumlarla meydana gelen insan ırkları değişimi yine gen çalışmalarıyla ortaya konmuştur. Evrim teorisinin açıkta kalan noktalarını açıklayan ve başka bir bakış açısı sunan bu deliller tarihin bilinen çağ tablosunun aslında hiç te gerçek olmadığını zaten bize göstermektedir.

Değişik dünya bölgelerindeki farklı ırk özelliklerinin bilinen açıklaması ise çoktan çökmüş görünüyor. Coğrafi koşulların yarattığı özellikler diye bize sunulan dış görünüş farklılıkları ve ırk özellikleri aynı coğrafya üzerinde bile çok büyük farklılıklar gösterirken gen çalışmaları insan DNA’sına başka güçlerden müdahale olduğunun açık seçik kanıtıdır zaten.

Ortak bir gen havuzundan dünyaya yayılan ama kritik zamanlarda ani değişimler göstererek ilerleyen insan genomunun sırları, kendi DNA şifrelerinin içinde gizlidir.

Maddeci bilim bir taraftan DNA’nın sırrını keşfe devam ederken geçmişi inceleyedursun çok daha ilginç başka bir gerçeği de ortaya çıkarmaktadır ki, insan DNA’sı şu sıralar geçmiş binyıllarda olmadığı kadar çok ciddi değişimler geçirmektedir. Özellikle yeni nesil çocukların ve pek çok yetişkin insanın DNA sarmalının sayısı değişmektedir. Bu şimdiye kadar olmamış bir değişimdir ve neden olduğu konusunda teorilerden oluşan bir sürü iddia vardır. Çeşitli kaynaklara göre bazen abartılı tezlere rastlasak da sanırım bence en dikkate değer sebeplerden birisi; insanın kendi DNA’sını artık kendisinin değiştirme gücünü kazanmış olmasıdır. Laboratuar ya da bilimsel kabul edilen Tıp müdahalesine gerek kalmadan “bilinç”  gücü ile kendi kendini değiştiren ve tedavi edebilen insan sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Bu değişikliği ve tedaviyi kendisinin yapabileceğine dair ilk bilinç ve bilgileri insan önceleri bir başka insandan alıyor olsa da sonuçta değişimi gerçekleştiren kendisidir. Şimdilik sadece bir yol gösterici kaynağa ulaşarak bunu başaran insanı çok büyük değişimlerin mucizeleri beklemektedir ve yakın zamanda çoğunluk haline geleceklerdir.

Bilinen klasik tıbbi yöntemleri kullanmadan uygulanan bir takım tedavi yöntemleri, iletişimin çok kolay olduğu günümüzde tüm dünyada gözle görülür artışlar göstermektedir. Üstelik bu tedavileri uygulamalı olarak milyonlarca kişiye göstermekte sakınca görmeyen pek çok kişi, basit şarlatanlar diye adlandırılamayacak kadar eğitimli ve kendilerinden emindirler. Yaptıkları uygulamayı en akla yakın şekilde anlatmaya çalışırken kuantum, manyetik çekim, enerji alanları, enerji dengeleme kozmik alan, çekim yasası ve bilinç gibi olgularla rahatça ifade edebildikleri ve gözle görülür değişimler yaratabildikleri için dikkate alınmaya başlamışlardır. Ortaçağın engizisyonu tarafından cadı diye suçlanıp yakılan binlerce kadının akıbetine uğramayacakları ise mümkün değildir artık. (O kadınların cadısal! Yeteneklerini hangi DNA özellikleri ile gerçekleştirdiklerine dair yapacağımız tahminlerde çok olağanüstü sonuçlara ulaşacağımıza eminim. Onlarla birlikte yok edilen mitokondrial DNAlar bence büyük kayıptır bu anlamda.)

Geçmiş yüzyıllarda halktan yani gerçek sahiplerinden saklanan ve metafizik veya paranormal denilerek hakaret edilen farklı bilimler (artık bu bilgilere bilim demekten çekinmiyorum, şimdilerde dağınık görünüyorsa da yakın bir zamanda belli başlıklar altında akademik bir şekilde isimlendirilmekten başka kaderleri de yoktur.) hak ettikleri önemi kazanmaya başlamış ve gerçekten hak eden “bilinç”lerin eline geçmiştir.

(Hatırlamakta fayda vardır ki, toplumun büyük çoğunluğundan saklanan bu metafizik bilgiler sanıldığı kadar “anormal” olsaydı büyük güce sahip devletlerin kadrolarında gizli görevle paranormal yetenekli ajanlar kullanılmaz ve erk kazanmak için çalıştırılmazdı.)

Her şeyde olduğu gibi bu konularda da şarlatanlar ve sahtekârlar olduğu unutulmadan artık bu bilgilerin bilimin kanatları altına alınmasının ve bilimin salt maddeci boyuttan teslim alınmasının vakti gelmiştir.

Bilim maddeci boyutta kalmaya direnç gösterdiği sürece bir sürü insan; pozitif bilim- metafizik- din- haç- hilal- cami- kilise- türban- mezhep- tarikat- örgüt vb. gibi birbirine zorla zıtlaştırılan kelime boyutlarının içine hapsedilip, güç odaklarınca kullanılıp harcanmaya devam edecektir.

Özellikle kuantum ve DNA çalışmalarının varacağı noktaların tüm insanlara pozitif kazanımlar getireceğini üstüne basarak belirtmek ve bu karmaşık gibi görünen olguları anlaşılabilir dile dönüştürerek en fazla sayıda insana ulaştırmaya çalışmak belli bilince ulaşmış herkesin görevi olmalıdır.

Bu konuda saf enerji ile çalışan tüm gerçek “bilinç”lerin yolu açık olsun…

 

 

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2014/12/neoglance.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2014/12/neoglance-150x150.jpgneoadminNeobilimbilim,değişim,insan
Kaç insan, 'Nereden geldim nereye gidiyorum?' diye hayatında kendisine hiç değilse bir kere sormamıştır? Kim kutsal kitaplar ve arkeolojik buluntularda bizden önce yaşamış atalarımızın belki de bazen bilimötesi diye adlandırdığımız hikâyelerini en azından kulaktan dolma da olsa duymamıştır? Eski kültürlerin hepsinde yer alan yaratılış ve tufan hikâyeleri sanki yaşanmamış da büyükler...