FacebookTwitterGoogle+Share
Rüzgar Enerjisi

Rüzgar Enerjisi

Dünya üzerindeki doğal dengede, en küçük ayrıntılarda bile mükemmel bir etkileşim ve düzen vardır. Kıtalardan okyanuslara, göllerden akarsulara, yeraltı sularından bulutlara, fillerden kelebeklere, mikroorganizmalardan insanlara, bütün canlı ve cansız varlıkların birbiriyle olan bu etkileşimini ve ilişkisini inceleyen bilim dalı da ekolojidir yani Çevrebilim.

Işık, sıcaklık, iklim, toprak, su gibi cansız etmenler ile üreticiler, tüketiciler, ayrıştırıcılar gibi canlı etmenler; su döngüsü, karbon, oksijen, azot, fosfor gibi döngülerin içinde sırasıyla yer ve işlev alarak ekosistemi oluştururlar. Bu ekolojik döngünün mevcut sistemde dışarıya bıraktığı atıklar; su, hava, toprak, ses ve radyasyon kirliliğine neden olmaktadır. Bizim sisteme müdahalemiz bu kadar aykırı olmasa, doğa kendi ekosistemini, milyonlarca yıldır yaptığı gibi kendi olağanüstü düzeninde sürdürmekte zorlanmaz. Ne var ki, son yüzyılda dünyanın madenlerini, fosillerini ve tüm enerjilerini bu ekolojik sisteme o kadar uyumsuz kullandık ki; bu mükemmel düzenin döngüsünde büyük çentikler açıp yaraladık ve kopardık. Kömürü, petrolü ve madenleri kullanırken çevreye bıraktığımız atıklar ya “dönüşemez” durumda ya da binlerce yıllık dönüşüm süresine ihtiyacı var.

Doğru ekolojik dönüşümün ne kadar önemli olduğunu anlamak ve anlatmak için epeyce geç kalmış olsak ta yaşanmış ve tespitleri yapılmış iki örneğe değinmek; olayı somutlaştırmak için güzel bir yöntem olacaktır.
1- Mısır’da Nil nehri üzerinde 1968 yılında zamanın ‘mühendislik harikası’ olarak adlandırılan Asuvan Barajı yapılmıştı. Amaç, elektrik enerjisi üretme ve sulama suyu elde etmekti. Bu barajın işletmeye açılmasından kısa bir süre sonra; delta tarafında kalan topraklar çoraklaşmaya, nehir ağzındaki denizde yaşayan balık türlerinin çoğu yok olmaya, yabancı uyruklu insanlarda bir karaciğer hastalığı gittikçe artmaya başladı. Baraj bu bölgede şu olumsuz etkiyi yapmıştı:

Baraj yapılmadan önce Nil nehri tarım bakımından çok verimli, zengin alüvyonlu topraklar taşıyor ve bunlarla Nil deltasını doğal gübrelerle gübreliyordu. Ayrıca bu deltayı suluyordu. Baraj yapılınca doğal gübreleme durdu, aynı zamanda kurak bir alan meydana geldi. Bunun sonucunda deniz suyu ve şiddetli buharlaşmayla delta toprakları tuzlandı ve çoraklaştı.

Nil nehri, baraj yapılmadan önce, denize döküldüğü kısımda yaşayan balıklara bol miktarda oksijen getiriyordu. Bu sular barajla tutulunca, hem oksijen akımı, hem de balıklar için yem olabilecek bazı organik madde taşınması ortadan kalktı. Bütün bunlar da dengeyi bozarak bazı balık türlerinin yok olmasına neden oldu.

Sulama başlayınca sulanan tarlalarda salyangozlar arttı. Müslüman olmayanlar bunlardan bol bol yedikleri için karaciğer hastalığına yakalandılar. Bunun nedeni biraz güç anlaşıldı. Ancak bir zooloji uzmanı, salyangozlarda parazit olarak yaşayan bir canlının varlığını ortaya çıkardıktan sonra, hastalığın bu parazitten meydana geldiği belirlendi.”

2- Endonezya’nın Borneo Adası’nda BM örgütü tarafından 1950’li yıllarda DDT ile sıtma mücadelesi başladı. Sonuçlar:

Köylülerin sazdan yapılmış damları çökmeye başladı. Veba hastalığı salgını ortaya çıktı.

Sıtma mücadelesi için, kırsal alanlardaki evlerin duvarlarına da DDT sıkılmıştı. Buralarda yaşayan ve tırtılların düşmanı olan bazı böcekler öldüler. Tırtıllar da düşmanları yok olduğu için çoğaldılar. Kitle üremesi yapan bu tırtıllar saz damları yemeye başladılar. Bunun sonucunda saz damlar çökmeye başladı. İlaçlama sonucunda, evlerdeki hamam böceklerinde DDT’ye karşı bağışıklık meydana geldi. Bu zehirli ilaç bunların vücudunda büyük miktarlarda birikti. Bu biriken DDT beslenme zinciri yoluyla, önce onları yiyen kertenkelelere, onlardan da kedilere geçti. Belli bir süre sonra kediler ölmeye başladı. Kediler azalınca meydan farelere kaldı ve kitle üremesi yaptılar. Böylece veba hastalığı kaynağı yaratılmış oldu.(GenBilim)

Enerji Kaynakları

Bu ekolojik dengenin içinde yemek, ısınmak, giyinmek, iletişim kurmak, bir yerden bir yere ulaşmak için kullandığımız her türlü enerjinin kaynaklarını, doğanın biriktirdiği materyallerden üreterek sağlarız. Kullandığımız enerji kaynakları, yenilenebilir ya da yenilenemez diye isimlendirilmiştir. Aslında doğada yenilenemeyen enerji kaynağı yoktur, sorun sadece bu yenilenmenin sürecinin uzun ya da kısa olmasındadır.
Doğalgaz, petrol ve kömür; dönüşümdeki bu uzun süreç nedeniyle yenilenemez enerji diye adlandırılırlar. Son yılların çevre kirlenmesi, maden ve fosil enerji kaynaklarının tükeniyor olması, zorunlu olarak dünyanın gözünü yenilenebilir enerjilere döndürmüştür. Yenilenemez enerji kaynaklarının kullanım oranı şu anda %95’tir. Önümüzdeki 50 yıl içinde fosil enerji rezervlerinin tükeneceği hesaplanmaktadır. Tüketimde geriye kalan %5 ise rüzgâr, güneş ve diğer alternatif enerjilerdir. Fosil kaynaklı enerjilerin çevreye verdiği zarar bizim yarattığımız teknolojinin sonucudur ve bu kaynakları mevcut teknoloji ile kullanmaya devam edersek eğer, bu gidişle kendileri tükenmeden dünyayı tüketeceklerdir. Kullandığımız yenilenemez enerji kaynaklarını doğalgaz, kömür, petrol, olarak temel üç başlığa ayırabiliriz. Son yıllarda uçuş yakıtı olarak kullanılmaya başlanan bor madenini de bu gruba dâhil edebiliriz.

Doğalgaz: Isınmada %75 oranla en çok kullanılan yakıt türüdür. Dünyanın toplam tüketiminin ise, %22’sini karşılamaktadır. Ülkemizde kullanılan doğalgazın tamamına yakını komşu ülkelerden temin ediyoruz.

Kömür: Yeraltında bulunan hayvan fosillerinin oluşturduğu kolayca yanan bir maddedir. Linyit ve taşkömürü olarak iki çeşittir. Konut ısınmasında linyit, sanayide ise taşkömürü kullanmaktayız.

Petrol: Türkiye’de fazla petrol yatağı bulunmadığından, ya da bulunmadığı söylendiğinden çok büyük bir oranda yurtdışından temin ediyoruz.

Yenilenebilir enerji kaynakları ise; gücünü güneşten alan, çevreye zarar vermeyen güneş, rüzgâr, dalga, jeotermal, hidrolik, hidrojen ve biokütle enerjileridir.
Rüzgâr Gücü

Yenilenebilir enerjinin en önemli kaynaklarından biri rüzgârdır. Rüzgâr gücüyle çalışan yel değirmenlerini birçok ülkede rüzgâr alan açık arazilerde görmek mümkün. Eski yıllarda rüzgâr değirmenleriyle tahılın una dönüşmesi de sağlanıyordu.

Rüzgârdan elde edilen elektriğin aslında büyük potansiyeli var, ancak eski teknolojiler nedeniyle bu potansiyel sınırlı kalıyordu. Dünyanın pek çok bölgesi kendi doğal rüzgârları nedeniyle yerinde elde edilen bu temiz enerjinin üretimi için uygundur. Fakat ne yazık ki fosil yakıtların kullanımına yönelik bir sanayileşmeye dayalı teknoloji yöntemleri tercih edilmiş ve rüzgârın gücü bir köşede unutulmuştur. Petrol gerçeği, dünya siyaseti için stratejik konuma getirilmiş ve alternatifsizmiş gibi önümüze sürülmüştür. Petrol tüketimi üzerine kurulan bugünkü ulaşım sisteminin zararları uzun bir liste oluşturuyor. Artan araç sayısıyla tıkanan yollar ve egzoz gazlarıyla kaplanan gökyüzü insan doğasının bütün dengelerini bozmaktadır. Oysaki petrol dışında temiz enerjilerle çalışan çeşitli motor sistemleri çoktan icat edildi de mucitleri bilinen sebeplerle ortadan bile kaldırıldı. Raylı sistemlerin terk edilip dört tekerleklilerin ülkemize zorunlu pazarlanmasıyla, kapitalist bir sistemin denekleri hatta kölesi olmuş durumdayız ve kendi paramızla kendi kendimizi tüketiyoruz.

Dünyanın içinin acımasızca oyulmasında, havanın, toprağın, suyun kirlenmesinde her birimiz için zorunlu bir sorumluluk ve vebal yükü oluşmuştur ve torunlarımıza bu suçumuzun savunmasını yapacak bir mazeretimiz de yok ne yazık ki. Ekolojinin muhteşem dengesinin bozulmasında her birimizin suçu ve sorumluluğu mevcuttur. Artık hepimiz birer günahkârız kaçınılmaz olarak. Dünyanın ve torunlarımızın bizi affetmesi için yapacaklarımızın başında ise; çevreye zarar vermeyen yenilenebilir enerjilere biran önce yönelmek gelmektedir. Son on yılın içinde bu tür enerjilere dönüş yapmanın zorunlu baskısıyla gelişmeler hızlanmıştır. Zamanımızın enerji politikaları, sadece iklim değişikliği ile değil, aynı zamanda enerji talep artışları ve enerji sağlamada güvenlik konuları ile de önemlidir. Bu üç konuda rüzgâr enerjisi geleceğin enerjisidir. Sera gazı gaz sürümlerinden korunmak için rüzgâr gücü teşvik edilmeli ve desteklenmelidir.
Kyoto Protokolü iklim değişikliğine göre, AB 2010 yılına kadar kendi sera gazı gaz emisyonlarını 1990 seviyelerine göre %8 azaltmayı taahhüt etmiştir. AB kurulu rüzgâr gücü her yıl 50 milyon tonun üzerinde CO2 koruması sağlamaktadır. Eğer rüzgâr gücü kullanımına bağlı bugünkü büyüme sürerse, rüzgâr enerjisi yılda 109 milyon ton koruma sağlayacaktır, bu miktar Kyoto Protokolünde belirlenen miktardan %30 daha fazladır.

20 yıllık bir işletme süresi içinde bir rüzgâr türbini tarafından üretilen enerji, bakımı, faaliyeti, demontajı ve parçalanması için gerekli olan enerjinin sekiz misli fazladır. Yani genellikle bir rüzgâr türbinini imal etmek ve çalıştırmak için gerekli olan enerjiyi geri kazanmak için sadece iki ya da üç ay yeterlidir. Üstelik bu değerler, ortalama rüzgâr verimliliği olan bir yer için geçerlidir. Kendi ülkemiz rüzgâr potansiyeli için verimlilik çok daha yüksektir.

Genellikle rüzgâr santralleri, rüzgârın çokluğu sebebiyle çıplak ve yüksek tepe ve tepeciklere kurulmaktadır. Bu tepeler ancak küçük ekonomik faaliyetler, hayvancılık veya tarımsal faaliyetler için kullanılabilen yerlerdir. Genel olarak rüzgâr santralleri için dikilen türbinlerin her biri en fazla 100 m2’lik bir alan kaplamaktadırlar. Her bir türbinin birbirlerinden uzaklıkları ise kanat çapına ve rüzgâr rejimine bağlı olarak 50 ila 200 metre arasında değişmektedir. Türbinler arasında kalan arazinin ise başka faaliyetler için kullanılmasında hiçbir sakınca yoktur. Yurt dışında bu alanların tarımsal ve hayvancılık faaliyetleri için sıkça kullanıldığı görülmektedir. Ayrıca dünya genelinde santrallerin Offshore tabir edilen deniz üstünde kurulan tiplerinde alan kaybı söz konusu bile olmamaktadır.

Rüzgâr; temiz, ucuz, iklim değişimine neden olmayan, güvenli, modüler ve çabuk kurulan, fiyat riski olmayan, karbon sürümü olmayan, kaynakları tüketmeyen, doğa dostu, uygulama esnekliği olan, geleneksel yakıtların aksine, enerji güvenliği açısından yakıt maliyetlerini dengeleyen ve diğer ülkelere bağımlılığı ortadan kaldıran, yerli ve her zaman kullanılabilir bir kaynaktır.

Rüzgâr Enerjisinin Tarihi

İlk rüzgâr enerjisi M.Ö. 2800’lü yıllarda Ortadoğu’da kullanılmaya başlamıştır. M.Ö 17. yüzyılda rüzgârın gücü sulama alanında kullanılırken aynı dönemde Çin’de kullanıldığı tespit edilmiştir.
İlk rüzgâr değirmeninin MÖ 200 yıllarında antik Babylon’da inşa edilmiş olduğu sanılmaktadır. Türkler ve İranlılar ilk yel değirmenlerini M.S. 7. Yüzyılda kullanırken Avrupalılar bunu haçlı seferlerinde görmüşlerdir. MS 10. Yüzyıla kadar doğu İran ve Afganistan’da rüzgâr yakalama kanatları ve rüzgâr değirmenlerinde tahıl öğütüldüğü bilinmektedir.

Batı dünyası rüzgâr değirmenlerini 12.yüzyılda kullanmaya başlamıştır. 18.yüzyılın sonunda Hollanda’da 10.000 yel değirmeni bulunuyordu Rüzgâr türbini denilen ve elektrik üretiminde kullanılan ilk makineler 1890’ların başlarında Danimarka’da yapılmıştır. Aynı dönemde, bu makinelerin geliştirilmesi için Almanya’da da önemli çalışmalar yapıldığı bilinmektedir. Ancak 19.yüzyılda geliştirilen ilk türbinlerin verimleri düşüktü.

Çok pervaneli yel değirmenlerinin kullanımı, 19. yüzyılın ikinci yarısında ABD’de görülmeye başlamıştır. 19. yüzyılın sonunda ABD’de yüze yakın rüzgâr değirmeni fabrikası vardı ve yüzyılın sonunda rüzgâr değirmeni ihracatı ABD ekonomisi için en büyük kaynaktı.

Dizel motorlar icat edilene kadar, ABD’deki büyük demiryolları büyük çok pervaneli yel değirmenlerini kullanmıştır. Petrol, kullanımda bugünkü yerini alana kadar buhar lokomotifleri için su pompalama, yel değirmeni ile gerçekleştirilmiştir.

20. yüzyılın başlarında ABD de binlerce elektrik üreten rüzgâr türbini imal edildi. Bu türbinlerde yüksek hızda dönen ve elektrik jeneratörünü çalıştıran iki veya üç ince pervane vardı. Bu türbinler çiftliklere elektrik sağladılar, radyo alıcılarını çalıştırmada, depolama pillerini doldurmada ve aydınlatma ampullerinde kullanıldılar. 1950 başlarında ulusal elektrik şebekelerin yaygınlaşması ve düzenleme yasalarının çıkarılması ile rüzgâr türbinleri duraklama dönemine girdi.

1973 OPEC petrol ambargosunu sonrası enerji fiyatlarındaki artış ve geleneksel enerji kaynaklarının sınırlılığı rüzgâr enerjisine olan ilgiyi tekrar artırmıştır. Rüzgâr sistemleri için yeni bir pazar olarak “rüzgâr tarlaları” 1980 başlarında oluşturulmaya başladı. Günümüzde ise GE (General Electric) dev projeler başlatarak rüzgâr enerjisinin AB’deki oranını hızla arttırma yoluna gitmektedir. ABD, Danimarka, Hollanda, İngiltere ve İsveç ‘in katkıları sonucunda, deniz üstünde, kıyıdan uzakta rüzgâr santralleri kurulmuştur. Günümüzde şamandıra üzerine yerleştirilen rüzgâr türbinleri’ de vardır.

Türkiye’de Rüzgâr Enerjisi

Türkiye’de 2007 yılında “Türkiye Rüzgâr Enerjisi Potansiyeli Haritası” (REPA) hazırlandı ve bu haritaya göre rüzgâr santralleri kurmak için Türkiye çok elverişli iklimde bulunuyor.

Rüzgâr türbini kurmak, diğer pek çok enerji sisteminin kurulumuna göre çok daha ucuz ama mesele türbini bulmakta. Daha önce ABD, Almanya ve Danimarka’nın ürettiği türbinler kullanılmaktaydı ve talepleri karşılamakta zorluk yaşanıyordu. Taleplerinin gecikmesi sonucu yerli firmalar, son birkaç yıldır kendi türbinlerini kendileri üretme çalışmalarına başladılar.

Türkiye’de rüzgar türbinlerinin kurulabileceği en uygun alanlar, rüzgar hızının saniyede 6.5 metreyi aştığı yerlerdir ve özellikle Trakya, Marmara, Ege, Akdeniz, ve iç Anadolu’nun bazı bölümleri bu enerji üretimi için uygundur. Ama en çok Ege ve Trakya, rüzgâr açısından çok yüksek bir avantaja sahiptir. Türkiye rüzgâr potansiyeli açısından dünyada üçüncü, Avrupa’da birinci sıradadır.

Türkiye’de bu konuda yeni bir sanayi ve istihdam doğması bekleniyor. Rüzgârdan enerji üretilmesi için şirketlerin başvuruları epeyce fazla sayıda; çünkü çıkacak enerjiyi devletin satın alma garantisi var.
Şu anda ülkemizde 17 adet rüzgâr santrali mevcuttur. 16 tanesi Ege ve Marmara Bölgesindedir. Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği (TÜREB), ülkemizdeki rüzgâr enerjileri ile ilgili çalışmaları ayrıntılı olarak duyurmaktadır. Rüzgâr santralleri henüz yeterli sayıda değildir ve küçük üretimler sağlamaktadır. Türkiye Sınaî Kalkınma Bankası yenilenebilir enerji sektörüne yatırım yapmak isteyenlerin proje getirmesini bekliyor. Dünya Bankası’nın da desteğiyle bu projelere ayrılan kaynak tam 420 milyon dolar. Küresel ısınmaya ve iklim değişikliğini önlemeye yönelik projeler için ayrılan kaynaklarla birlikte bu kredi miktarı tam 920 milyon dolara ulaşıyor. Özellikle Egeliler, doğanın kendilerine verdiği nimetleri projeler üreterek değerlendirmek isterseler, mevcut bu fonlardan kredi kullanabilirler. Henüz yeterince önemsenmeyen bir kaynak olan rüzgâr enerjisinin tanıtımı ve yaygınlaşması için tüm kuruluş ve kişilerin üzerine düşeni yapması gerekiyor. Yerli kaynak, malzeme, teknik ve işgücü kullanılarak yapılacak yerli türbinler ile büyük yerleşim birimlerinin enerji ihtiyacını karşılamak üzere topraklarımızda rüzgâr tarlaları oluşturmamız kaçınılmaz olmuştur.

Türkiye’nin dışarıya bağlı enerji politikasından kurtulması için, yenilenebilir rüzgâr enerjisi ile tanışmamız ve kullanımını arttırmak için bu konudaki eğitimlere başlamamız gerekiyor. Özellikle rüzgâr tarlalarını yeni meslek ve istihdam alanı olarak belirleyip, rüzgârdan elde edilen enerjinin çok yönlü faydalarını yeni nesle aktarmamız gerekiyor.

Toprağın bağrını delen petrol kuyuları yerine fırıl fırıl dönen rüzgâr tarlalarını görmeyi tercih ediyorum ve bu enerjinin üretiminin artması için öncelikle eğitim sektörünü ve sanayicileri ülkemizde rüzgâr tarlaları oluşturulması için önderlik etmeye davet ediyorum.

Kaynak

• Turkish Wind Energy Potential Atlas (REPA)

• Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği

• Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü Rüzgâr Enerjisi Araştırma Merkezi

neoadminAktüel
Dünya üzerindeki doğal dengede, en küçük ayrıntılarda bile mükemmel bir etkileşim ve düzen vardır. Kıtalardan okyanuslara, göllerden akarsulara, yeraltı sularından bulutlara, fillerden kelebeklere, mikroorganizmalardan insanlara, bütün canlı ve cansız varlıkların birbiriyle olan bu etkileşimini ve ilişkisini inceleyen bilim dalı da ekolojidir yani Çevrebilim. Işık, sıcaklık, iklim, toprak, su gibi cansız...