FacebookTwitterGoogle+Share

1-Kopuş…

Nereden indiğimi bilmiyorum. Ama bir yerlerden indim dünyaya. İlk hatırladığım anım, sınırsız bir karanlık içinde olduğumu hissetmem. Bir yanım acıyor şiddetle, sanki bir parçam kopmuş gibi. O karanlığın içinde kaybetmişim onu. Hiçbir şey görmüyorum, bu yüzden el yordamıyla arıyorum parçamı. Yok… Hiçbir şey yok etrafımda. Yalnızım, bir ben, bir de karanlık…

Birden bir ışık patlaması ile şaşkına dönüyorum. Sanki sonsuz bir alanda, sınırsız bir ışığın içinde kalıyorum. Işık o kadar kuvvetli ki şiddetini azaltmak için bakma eylemimi kontrol etmeye çalışıyorum. Sakınıyorum ve bir refleks gösteriyorum. Benim bu refleksim sonrası ışığın şiddeti azalmaya ve benden uzaklaşmaya başlıyor. Bir duvarda açılan koridorun içine doğru süzülüyor sanki. O uzaklaştıkça ben de daha rahat bakmaya başlıyorum ama içimdeki eksikliğin acısı çoğalmaya başlıyor bu sefer de. Onu bir şeylere benzetmeye başlıyor bilincim. Gözlerim var mı hiç farkında değilim. Onu ne ile gördüğümü bilmiyorum ki…   Kocaman ışıklı bir göz gibi oluyor uzaklaştıkça. Şaşkınım… Bir bağ var onunla aramızda. Ama o… O benim koptuğum şey… Parçam. Birden bu bilgi çok canımı yakıyor. Tanımsız bir acı bu. Gerçekten tanımsız. Aynı anda bilincime birbirinden ayrı, bir sürü acı gelip kendini hissettiriyor. Peki, bu parça parça, her biri ayrışan acılar ne? Tek bir acı bütünümü adeta parçalıyorken sayısız başka acılar da bilincimin bir yerlerinde seyir ediyor. Yüzlerce oldular. Her biri bir yerime batıyor adeta ama o büyük tek acı kadar değil yine de toplamları. Birden bir şeyin farkına varıyorum. O ayrışmış acı parçaları hayatıma ait. Hayatım mı? O da ne ki? Geldiğim bu yerde bundan sonra yaşayacağım hikâyelerin acıları onlar. Ben neredeyim?

Karşımdaki ışık artık iyice bir şekle bürünüyor. Kocaman hareketli içi çukur bir göz. Buğulu bir beyazdan turuncuya doğru değişen, sınırlarının bittiği yerde ise siyahlaşan bir devinim. Hızla uzaklaşıyor hala. Ama dursana, gitme! Uzaklaşma. Sen uzaklaştıkça canım daha çok yanıyor benim. İyice emin oluyorum, ben ondan koptum. Panikliyorum iyice… O kadar panikliyorum ki, konuşup onunla iletişim kurmak istiyorum. Uzaklaşmasına engel olmalıyım bir şekilde. Sanki bir ipin ucunda ileriye doğru fırlatılan ve gittikçe uzaklaşan bir şeyim. Ta içimden öylesine sesleniyorum ki ona, uzaklaşmanın hızı yavaşlamaya başlıyor. Şaşkınım… Bir ses duymaya başlıyorum ışığın içinde gelen. İşte ilk hatırladıklarım onun benimle konuştuğu şeyler idi…

Tok, dolu, şefkatli, sakin ama güçlü bir sesti… Ben şaşkınlıkla hala birbirimizden uzaklaştığımızı fark ederken sesi içime dolmaya başlamıştı. O konuşurken kopuşumuz durdu birden bire… Sanki bir çift göze dönüştü. Onun bana doğru döndüğünü görünce içimdeki acı da durdu. Sakinleştim. Gülümsüyor bana ve konuşuyor:

“- Yola çıkıyorsun. Sakin ol, şaşırma… Canın yanıyor. Hiçbir şey hatırlamıyorsun. Nereden koptuğunun farkında değilsin. Zor olacak yolun. İçinde hissetmeye başladığın bir yokluk duygusu var. Böyle olması gerekiyor. Bu andan itibaren uzunca bir süre bu duygunla yaşayacaksın. Bir anlaşma gereği buraya geldin, sen istedin. Yalnız olacaksın. Şimdi beni gördüğüne, benimle konuştuğuna çok sevindin ama uzunca süre yürüyeceksin tek başına. İçindeki hasret gitgide çoğalacak.

Pek çok şey yaşayacaksın burada. Tüm yaşadıklarında kopan parçanı arayacaksın. Her seferinde başka bir şeyin içinde arayacaksın. Bir gün zamanı geldiğinde tekrar buluşacağız. O güne kadar içindeki acı yerinde kalacak ve gitgide daha çok artacak. Acına rağmen yürümeye devam edeceksin. Şimdilik bu yolda yürümekten başka çaren yok.

Öyle çok şey yaşayacak, o kadar çok şeyde bulduğunu sanacaksın ki. Her seferinde yanıldığını anlayıp, kendi içine biraz daha çökeceksin. Ama her seferinde umut peşini bırakmayacak ve yeniden başlayacaksın aramaya. Her seferinde başka bir olgunun içinde, başka bir kişide, başka bir eşyada, tekrar tekrar arayacaksın. Her taşın altına bakacaksın bulmak için.  Kimi zaman yorgun düşeceksin, ağlayacaksın, bağıracaksın, duvarlara vuracaksın, kendini parçalarcasına uğraşıp duracaksın uzunca bir süre. Kendini tamamladığına inandırmak için zorlayacaksın her seferinde, ama içinden bir ses her zaman sana söyleyecek, bulduğunun ben olmadığımı. Bazen duymak istemeyeceksin o sesi. Bütün yaşayacaklarının yükü o kadar ağır ki, taşıman için ancak ve ancak bana kavuşmanın umuduna ve hırsına sahip olman gerekiyordu. O umudun ve hırsın da her zaman var olacak. Asla unutmayacaksın seninle konuştuğumu ama unuttuğunu sanacaksın. Unuttuğunu sandığın her an birden bire işaretlerim karşına çıkacak bir yerlerde ve tekrar anımsayacaksın beni.  Ne olduğumu ise ancak beni gerçekten bulduğunda anlayacaksın. Beni ve yokluğumu anımsadığın her an, senin gerçek varlığının var oluş anıdır.”

*********************************

 

2-En bilinmez sırrımdı zaman ve en koşarak gittiğimdi ölüm…

Bir torpil gibi atıldığım hayat denilen rüya, ışıklı göz ile karşılaşıp ayrıldıktan sonra küçük bir evin içinde devam etti. Birileri vardı etrafımda. Tanıdık olsalar gerek demiştim, yanımda olduklarına göre…

Canımın acısı duruyor yerinde. Mahzunum… Alışamadım geldiğim yere. Geriye gitmek istiyorum… Nasıl gidilir, bilmiyorum ki… Bir yolu vardır mutlaka, ama ben o yolu nasıl bulurum?

Işığın bana söyledikleri hatırımda hala. Şimdilik başkasına kelimeler ile anlatamam belki. Ama biliyorum, hatırlıyorum. Bir parçamı geldiğim yerde bıraktım, bunu hissedebiliyorum şimdilik başkasına izah edemesem de…

Bir şeyler akıp yürüyor. Sürekli devinim halinde her şey. Bu akıp giden, devinen şey ne ise bir adı var mutlaka. Öğreneceğim nasılsa. Bekliyorum… O kadar çok şeyi bekliyorum ki saymakla bitmez. Saymak… Şu devinip giden şeyi de saysam çabuk geçer mi acaba?

İzlediğim, gördüğüm bu dünyamdaki kişiler hep yanımdalar. Onlar için önemliyim, sanırım. Bir tanesini daha az görüyorum ama bir diğeri sürekli benimle meşgul. Bulunduğumuz yerde ışık sürekli değişiyor. Bazen çok aydınlık, bazen ise karanlık oluyor. Bu değişim sürekli devam ediyor. Gün deniyor adına. Öğrendim sonunda, geçip giden de şeyin adına da zaman diyorlar… Işığa bakarak onu günle sayıyoruz, sonra ayla, sonra yılla. Kafam karıştı iyice, offf yaaa….

Saysam, saysam, sayarak tüm zamanı bitirsem, ya da saymayı bırakıp onu durdursam kavuşur muyum o ışığa tekrar? Durmuyor işte… Durmuyor bir türlü. Birileri bana onu durdurmanın yolunu öğretsin artık…

Durduramadığıma göre, koşa koşa gitsem, hızlı hareket etsem, ne yaşayacaksam şu hayat içinde çabucak bitirsem, kavuşur muyum? Acaba ileride mi duruyor o, zamanın içinde? Beni buluncaya kadar demişti… Ne zaman bulacağım onu ben? Bir sürü acı demişti, bir sürü şey yaşayacaksın demişti. Umurumda değil yaşayacaklarım, o acılar onun yokluğu kadar canımı yakmamıştı ki? Vız gelir tırıs gider hepsi.

Ben bu zaman denilen devinimin gidişatını nasıl değiştiririm, onu bulmalıyım öncelikle sanırım. Bulmalıyım ki, acımı dindireyim… Canım çok yanıyor, öyle böyle değil… Onu bulmalıyım mutlaka… Nereden, neden geldiğimi bulmalıyım… Sen istedin demişti buraya gelmeyi. Ben böyle bir ayrılığı neden isteyeyim ki? Üstelik çok sıkıcı ve yavaş burası. Her şey çok zor ve ağır. Sanki geldiğim yerde bu işleri halletmenin çok daha pratik yolları vardı. Çok yabancı hissediyorum kendimi. Alışamadım bir türlü, ne etrafıma, ne yanımdakilere… Ne de zamana… Hele de zaman, ille de zaman…

İşte tüm algıladıklarımı bunun gibi cümleler ile anlatabileceğim ilk dünya farkındalığımdaki halim buydu… Şimdi, şu anmış gibi hatırımda. Hani Selda’nın bir şarkısı vardı çok eskilerde.

“ Ne varsa her şey hatırımda, sanki daha dünmüş gibi…” Dünmüş gibi değil, bir an önceymiş gibi bana göre…

En bilinmez sırrımdı zaman ve en koşarak gittiğimdi ölüm…

Yıllar sonra kelimeleri merdiven yapıp, birbirine ekleme deliliğim, yani okuma manyaklığım sonucu bir yerlerde Toltek Bilgeliğiyle karşılaştım. Eski bir Şamanik bilgiler diziniydi.

Hani tü -kaka diye çöpe atılan kadim bilgilerden. Neymiş, çok tanrılı sapkın dinmiş… Bir daha bakın efendiler, iyice bakın, gözlüklerinizi değiştirip bakın, yargılarınızı hiç değilse kısa bir süreliğine cebinize koyup bakın… Özüne bakın, bilimine bakın, bilimle bakın, yenilenip bakın. Yeni bir parıltı açarak bakın…

Neyse… O bilgilerde “Ölümü Danışman Tutmak” diye bir söylem ile karşılaştım. Yaşam aşkını besleyecek, yaşadığın her şeyi ve anı aşkla yaşamanı sağlayacak bir bakış açısı… Hem çok basit, hem bir o kadar derin bir felsefe, ölümü danışman tutmak. Kıssadan hissesi, ölümün her an geleceğini hiç unutmaz ve yaptığın her eylemi dünyadaki son eylemin gibi gerçekleştirirsen bir mükemmellik yolcusu olursun. Üstelik her anın coşku ve mutluluk dolu yaşanır.

Ben epeyce uygulamışım bunu. Lakin amacım ve bakış açım farklı olarak. Şöyle ki; ben yaşamı ve anı değerli kılmak için değil, ölümü yaşamaya koşarak bir an önce acımı dindirmek için uygulamışım son eylem prensibini. Evet, yaptığım her şeyi son eylemmişçesine özenle yaptım. Bu yüzden mükemmellikle yarıştım. Çok takdir topladım sırf bu yüzden. Çok becerikli, çok hızlı, çok usta ve çok yönlü algılandım tüm yaptıklarımla. Ama hani, çabucak yaşayayım her şeyi ve gitmem gereken yere gideyim diye ilk düşüncelerim vardı ya… İşte niyetimin özü oydu. Sırf bu sebeple ne kadar takdir alırsam alayım, yaptığım her şeyde bana göre bu amaç yüzünden, aceleciliğime dayanan bir özensizlik mevcutmuş. Hani aklında sokağa çıkma hayali olan bir genç kız, annesinin verdiği ev işini, sırf izin alabilsin diye her zamankinden daha itina ile yapar ya… Bir kusur bulunmasın ve gideceği yere izin çıksın… Benimki o hesap olmuş hayatta.

Ölüm benim danışmanım değil, varış amacım imiş. Uzunca bir süre, çok uzun yıllar için… Sanırım sırf bu yüzden sayısız ölüm tehlikesi yaşadım hayatımda. Saymadım belli bir deneyimden sonra açıkçası. Ölüm öyle bir niyet ki, doğduğumuz andan itibaren onu gerçekleştirmeye tüm insanlık olarak ortakça inanıp bağlandığımızdan, gerçekleşmeme ihtimali kalmıyor. Ve niyetini bireysel olarak kuvvetle istençlersen, seni kırmayıp kolayca geliyor. Sır yasasının, yani secret dediğimiz kanunun en göz alıcı ferdi o… Cancanlı, albenili ve en çok beklenen sevgili… Tüm sevgililere fark atıyor bu yüzden ve çok güçlü gelişler yaratıyor.

Evet, en büyük sırrımdı zaman ve koşarak gittiğimdi ölüm… Üzerine sınırsız hayaller, mutluluklar, cennetler, kurtuluşlar, yeniden dirilişler görevi yüklenen ölüm… Her yaşayan tarafından özene benzene şekillendirilen, tasvir edilen, bu yüzden belki de şımaran ölüm…

3-Kendin İçin Yaşama Sorumluluğu

Ölüm şımarıktı, hele de benim hayatımda… Kaprisli bir kız gibi ne zaman hangi köşeden kırıtacağı belli olmayan, gizemli gülüşüyle her seferinde beni albenisiyle çekip sürükleyen ikizim gibi…

Çok küçüktüm daha. Besbelli ki, buraya alışamamanın da etkisi ile çok erken yaşta öleceğimi söylemeye başlamıştım. Bunu bana kim söylemişti, kimden duymuştum? Soruyordu herkes. Evet, kimden duymuştum? Bilmiyorum… Tek bildiğim dile getirmeden çok öncelerde bu bilgi vardı içimde. Duyan, o da nerden çıktı derken, ben önemsemeden, usulca dile getirmeye çalışırdım bu bilgiyi. Umurumda değildi, bunu duyanın kaygıları. Çünkü beni orada bekleyen vardı bana göre…

Okula gitmeden önceki çağlarımda pencere camına oturur, yanımda olmayan, bilinmeyen, benden kopan sevgiliye hasret şarkıları söylerdim. Çocukluktur, kim söylemedi ki diyelim. Diyelim de, ben kimsenin anlamadığı bir dilde söylüyordum şarkılarımı. Evde ve sokakta konuştuğumuz dile hiç benzemiyordu. Kelime olarak ben de bilmiyordum hangi dildir, necedir. Ama neler söylediğimi biliyordum. O zaman için ses kayıt sistemi olsa ve kaydetseydim, şimdiki ben olarak o dili araştırıp nerelere varırdım kim bilir?

Tuhaf çocuktum kısacası. En tuhafı da bu tuhaflıklarımı kimse ile paylaşmazdım. Sıradan görünen, afacan, hareketli, konuşmayı seven, koşan, oynayan bir çocuktum. Kimse içine kapalı bir çocuk diyemezdi benim için. Madem bu dünyanın kuralları vardı, görünen ben olarak o kurallara göre oynamayı çoktan öğrenmiştim sanırım.

Paylaşılmayacak şeyleri ayırt etmeyi de öğrenmiştim. Daha televizyonu bırak radyo ile bile tanışmadığım okul öncesi yıllarda; zihnimde beliren teknolojik eserleri, ultra modern kent görüntülerini, hem gökte, hem suda, hem yerde giden araçları, o zaman için hayali bile pes dedirtecek ve bugün dünyamızda hala mümkün olmayan haberleşme yöntemlerini, şeffaf fanuslar içindeki devasa şehirlerin hava değişim sistemlerini, gökyüzünde hala örneğini görmediğim araçları kime anlatacaktım? Bir kere sokaktaki arkadaşlarıma üzerinde fanus gibi örtüler olan şehrimi anlatmayı denedim, ağzımın payını aldım ve sustum. Anlatmadım… Anlatsam kimin işine yarayacaktı… Kelimeler zihinlerdeki sembollerin sesleridir, benim sembollerim kimseninkine benzemiyordu. Aynı dili konuşana kadar beklemeliydim demek ki. Öğrenmiştim…

Kendi yağında kavrulan, hatta fakir sayılabilecek bir ailenin birinci çocuğuydum. Annem babam okula bile gitmemişti. İlk radyoyu sanırım 5-6 yaşlarında dinledim, televizyonu da 10 yaşında gördüm. Küçük bir ilçede yaşıyorduk. İnsanlar işe gider, evine gelir, komşuluk yapar, en fazla yazlık sinemada film izlerdi. Yeşilçam’ın aşk filmlerini… Yarım yüzyıl öncesinden bahsediyorum bilesiniz… Öyle Matrix’ler, Starwars’lar yoktu o zaman. Görüntülü telefonun hayali bile yoktu. Anneme bir gün minicik bir telefondan film izleyeceğiz desem, bu kız kafayı kırdı, derdi kesin… Söyler miyim, akıllıydım, söylemedim hiçbir zaman. Ama benim dünyamda vardı işte. Hem de fazlasıyla…

Zihnimdeki bu teknolojiyle birlikte davranış ve düşünüşlerim de bir başkaydı ama işte ondan bahsetmek iyice ukalalık olacak kurallara göre. Malum, tevazu denen bir değer örgüsüyle çizilmiş sınırlar var. Üstelik düşünüş ve davranışları anlatmak için, ikinci üçüncü şahıslardan da bahsetmek gerektiğinden haddimi aşabilirim. En kestirmeden söylenecek şey şudur ki; her zaman olgun, yaşından büyük bilgeliğe sahip, vaktinden önce sorumluluklar taşıyan, umulmadık cesaretler gösteren, kıvrak bir duygusal zekâya sahip, etrafındakilerin yükünü taşımaya sürekli hazır, yol göstericilik ve liderlik yapan, en önemlisi de yine tuhaf bir şekilde geleceği epeyce ileriye dönük görebilen ve şaşırtıcı kehanetleri olan bir gençlik dönemi yaşadım.  Hikâyeler, hikâyeler… O kadar çoklar ki…

Onların eylem örgüsünü anlatmak değil derdim. Üstelik yine Toltek bilgileriyle kavuşunca tanıma da kavuşan bir teknikler dizini uyguladım hayatımın öykülerine. Onları özetledim ve duygu kayıtlarını temizledim.

Hikâyeleri unutmak, saklamak ve yadsımak değildir özetlemek. Öykülerin üzerinden sizin zihninize kaydedilen her türlü duygunun negatif etkisini üzerinizden silip atmaktır. Bu işlem sonrasında öykülerinizi yine hatırlarsınız. Ama ne canınız yanar, ne coşku, haz, üzüntü gibi duygular yaşarsınız. O hikâyeler artık bir filmde izlenen başka bir kahramanın öyküleridir sizin için… Algınızda artık duygu salınımı yaşatmazlar ve enerjinizi emmezler. Geçmişten getirip duygu kayıtlarıyla hatırladığınız her hikâye, sizin bugününüzün enerjisini eksiltir. Gerekmedikçe de o hikâyeleri ne hatırlarsınız, ne anlatırsınız.  Bu bir örtüş ve kaçış değildir asla. Onlar sizindir yine, sorumluluğu varsa o hikâyelerin, taşırsınız. Biten bir evliliğin ya da anlaşmanın sonuçlarından kalan sorumlulukları varsa kaçamazsınız, kaçmamalısınız. İnkâr da edemezsiniz. Zira yaptığınız her seçimin sorumluluğunu taşımak, özgürlüğün koşuludur.

Özgürlük; binlerce tanımı olan, göreceli bir kavramdır. Neye göre, kime göre, hangi koşulda olduğuna bağlı olarak tanımı değişir. Ölüme karşı özgür müyüz acaba? Değiliz, zira her dakika onun kuşatması altındayız. Yine de anda kalabilmenin özgürlüğünü tanımlamak için kullanabiliriz seçimlerimizin sorumluluğunu taşıma şartını. Eğer seçimlerinizin sorumluluğunu taşıyorsanız, önce kendi varlığınıza, sonra da çevrenize karşı özgürce hareket etme yetkinizi elinize alırsınız ve kimseye hesap vermezsiniz. Bunu an be an, her adımda uygulamak, sırtınızda bir yük olmadan koşa koşa gideceğiniz bir gelecek demektir. Basittir ama uygulaması zordur gerçekten.

Ben yıllar boyu o albenili şımarığın gizemlerini keşfedebilmek için, ondan korkup kaçmak yerine ona meydan okumuştum. Korkunun birinci nedeni bilinmezliktir derler. Deneyimlediğin bir şey ile aranda ilişki kurulur ve bilinmezlikten çıkar doğal olarak.

Erken öleceğimi söylediğim ilk yıllarımdan sonra, hayat içindeki öykülerimin kahramanı olmaya başladıkça, kendime verdiğim önem de buna bağlı olarak arttıkça ölümden korkmaya başladım zaman içinde. İlk zamanlardaki gibi artistlik yaparak bahsedemez oldum ölümden. Dünyadaki bağlarım artmaya başlamıştı çünkü. O ilk meydan okumalarım sırasındaki özgürlük duygum, arkamda bırakacağım kişiler nedeniyle kayboldu. Ve 23 yaşımda gördüğüm bir vizyondaki ölümle karşılaşmamdan, arkamda bırakacağım annem nedeniyle yarı yoldan geri döndüm.  Kendimi onu böyle bir acı içinde bırakamayacak kadar sorumlu hissettiğimden, ölümle olan birinci randevumu son anda iptal ettim. O kadar önemliydim ki pehh, acıma dayanılmazdı. Kim demiş? Pardon burası mavi gezegen, unuttun galiba. Hüsnü zan içinde olduğumu ispat etti sonra hikâyeler. Yine hikâyeler… Dedim ya öyküler değil maksadım, kıssaları değil, hisseleri paylaşmaktır niyetim…

Maye Mira

 

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/02/lila.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/02/lila-150x150.jpgneoadminAktüelAktüel,evren,ışık,maye mira,neoglance,ölüm,yaşam
1-Kopuş... Nereden indiğimi bilmiyorum. Ama bir yerlerden indim dünyaya. İlk hatırladığım anım, sınırsız bir karanlık içinde olduğumu hissetmem. Bir yanım acıyor şiddetle, sanki bir parçam kopmuş gibi. O karanlığın içinde kaybetmişim onu. Hiçbir şey görmüyorum, bu yüzden el yordamıyla arıyorum parçamı. Yok… Hiçbir şey yok etrafımda. Yalnızım, bir ben, bir de karanlık… Birden...