FacebookTwitterGoogle+Share

İnsanın ilk kendini bildiği an; “benim” dediği an. Dünyada bir varlık olduğunu anladığı an ne zaman? Çocukluğumu hatırlamaya çalıştım.

Kendimi ilk ne zaman fark ettim diye düşündüm, gençliğime baktım… Böyle bir an’ı hatırlayan var mı?

Merak ediyorum ne hissetti. Kendini bilmesi, farkında olması, benim demesi. Ne kadar çok “ben” diye başlayan cümleler kursak da hiç “ben” dediğimizi düşünmüyorum. Egodan uzak, yürekten, içtenlikle söylenen bir ben… Kendimizle barıştırmaz mı? Bizi bize yaklaştırmaz mı? Kusur gibi görünen ve bizi hırpalayan özelliklerimizi kabule geçirmez mi?  Düşünmeye devam ediyorum. Acaba her canlı kendini fark eder mi? Mesela bir kaktüs, kaktüs olduğunun farkında mıdır? Ya da bir karınca, biliyor mudur karınca olduğunu? Ya biz? Aynaya baktığımız da neden hemen ya saçımızı düzeltir ya da makyajımız akmış mı diye bakarız da, gözlerimize taa derinlere bakıp da bir gülümseme, selamlaşma göndermeyiz kendimize?

En sevdiğimizin gözlerinin derinlerine bakarken bile bir süre sonra kaçırırız bakışlarımızı. Biliyorum bize sorgulama pek öğretilmedi. Hatta kötü bir şey gibi gösterildi. Biz önümüze sunulanla yetinmeliydik. Hayatı da fazla sorgulamamalıydık. Ama bu arada şu detayı atladı sorgulayanlar, sorgulama hep bir isyanda… İsyan noktasında sorgulama başlıyor. Olanı kabule geçerek sorgulama yapmayı aklımızdan hiç geçirmeden. Kabul etmek ve sorgulamak sanki taban tabana zıt durumlar. Hâlbuki bir düşünün kabulle gelen sorgulamayı. Kim bilir ne cevaplar gelecek.

Yetinmek diyordum, önüne konanla yetinmek. Yetinmediğimiz zaman nankör olma ihtimalimiz çok yüksek. Bu durumda da sevilmeme ihtimalimiz. E sevilmeyeceksek hayatın anlamı nerede? Biz hep sevilmek için yaşamadık mı? E peki sevmek? Sevmek nerede kaldı? Sevmek mi sevilmek mi desem? Sevmek dipsiz bir kuyu, ucu bucağı olmayan bir gökyüzü… Sevdikçe sevesin gelir, coştukça coşasın… Beklentisiz sadece varlığını sevmek ne büyük bir hafiflik… Kuş gibi özgür, ne alınırsın, ne gücenir, ne umarsın, ne sanırsın. Sadece seversin öylesine… Hep düşünürüm böyle sevişlerimizde gerçekte o sevdiğini düşündüğümüzü mü seviyoruz yoksa kendimizi mi ya da sevgiyi mi seviyoruz diye…

Neden sormayız kendimize ben kimim diye? Anlam saydığımız anlarda dahi bir anlamsızlık hissederken, neden aramayız asıl manayı? Mutluluk diye ördüğümüz geçici perdeleri neden fark edemeyiz bir türlü? Her an olurken mucizeler, neden göremeyiz olanları, olmazlara takılıp korkular girdabında yuvarlanır dururuz. Neden hep başka insanlardan ararız yardımı da, kendimize dönüp fark edemeyiz gücümüzü. Dünyamızın koskoca evrende küçücük olduğunu bilsek dahi, neden düşünüp dalamayız bilinmezlere. Korku ve endişe rüzgârları sardığında etrafımızı, içimizdeki her şeye yeten sevgiyi çıkarıp dolayamayız etrafımıza.

Yaratan, üreten, düşünen, affeden ve seven bizi neden yaşatamayız her an’ımızda… Seni seviyorum çünkü… Demek yerine, seni seviyorum ve sebebi yok diyemeyiz. Neden sebepsiz ve çıkarsız varlığını sevemeyiz. Şefkatlerine ve yürekler dolusu sevgilerin içinde yaşadığımızı neden fark edemeyiz? Her an her şeyin değiştiğini ve geliştiğini bilsek dahi neden direniriz? Gökyüzüne olan hayranlığımız nedendir hiç düşündük mü? Gönlümüzü açmanın zamanı gelmedi mi?

Derya Kurtuldu Doğanay

 

https://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/02/kaktus-ve-salyangoz_3.jpghttps://www.neoder.org/wp-content/uploads/2013/02/kaktus-ve-salyangoz_3-150x150.jpgneoadminAktüelben,dünya,ego,insan
İnsanın ilk kendini bildiği an; “benim” dediği an. Dünyada bir varlık olduğunu anladığı an ne zaman? Çocukluğumu hatırlamaya çalıştım. Kendimi ilk ne zaman fark ettim diye düşündüm, gençliğime baktım… Böyle bir an’ı hatırlayan var mı? Merak ediyorum ne hissetti. Kendini bilmesi, farkında olması, benim demesi. Ne kadar çok “ben” diye başlayan cümleler...